YAŞAYANLARA ÇAĞRI -Yaşadığımız Günler, Din Dili ve Gelecek Perspektifi-

 

algının gölgesinde yaşadığımız bugünlerde, insanın ölümünden çok ekonominin ölümü tedirgin ediyor insanı. Uzmanlar asıl
büyük sorunun virüs bittikten sonra yaşanacağını gündeme getirerek geleceğin belirsizlikleriyle kaygılandırıyorlar insanları.
Günümüz dünyasında küresel düzenin sahipleri açısından sorun hayatını kaybedenler değil, hayatta kalanların ekonomik değeridir.
İnsan ancak ekonomi için var olması gereken bir nesne, diye algılanıyor çünkü. İnsanlığın çok büyük bir kısmı en temel
imkânlardan yoksun. Hâlbuki ay üstünde koloni kurmaya, Mars’a insan yollamaya çalışan, insan aklının kavramakta zorlandığı
kuantum bilgisayarlarını yapan insanoğlu için bu problemleri çözmek hiç de zor değil! Ne var ki sadece kavrama, pozitivizme,
mantık ve kanuna dayalı düşünme biçimi insanı hissetmekten hayli uzak.
Aslına bakılırsa hegemonya yumuşak baskıdır. Bireyin rızasını alarak, ona fark ettirmeden özel bir birey olduğunu hissettirerek,
onu kültürel bağlamından kopararak baskı altına alır. Hegemonik baskı sözlü veya fiziksel değildir çeşitli araçlarladır. Bu
araçlar facebook, twitter, instagram, watsapp vb. platformlardır. Markalar, lüks araçlar ve bunların sergilendiği sosyal mecralar
paranın kurduğu hegemonyanın eşsiz örnekleridir. Hegemonya para olduğu için habituslar da maddiyat üzerine kuruludur.
Yaşadığımız yüzyılın kendine özgü karakteristik özellikleri var. Sosyal bilimciler günümüz toplumsal yapısının karmaşasını
değişik kavramlarla açıklarlar. Modern toplum, postmodern toplum, ağ toplumu, tüketim toplumu ve gösteri toplumu bunlardan
bazılarıdır. Tüm bu tanımlamalar içerisinde günümüz toplumunu belirgin bir şekilde anlatan önemli bir kavram ‘dünyevileşme’dir.
İnsanların bireyselliğinin ve biricikliğinin sıklıkla vurgulandığı günümüzde toplu bir benzeşme, aynılaşma ve türdeşliğin göze
çarpması da liberal dilin tek yanlılığıyla alakalıdır. İnsanlar aynı elbiseleri giymekte, aynı filmleri izlemekte, aynı replikleri kullanmaktadırlar.
İnsanlık tarihinde görülmemiş bir benzeşme sürecinin yaşandığı günümüz, makro bir çelişkinin fotoğrafını sunmaktadır.
Çok farklı gelişmelere tanık olduğumuz bugünlerde, dilin tahribatı neticesinde sosyal ilişkiler, aktüel tartışmalar, felsefi mülahazalar
ve dinin ifade biçimi ciddi şekilde anlam ve nitelik kaybına uğramaktadır. Dilin köklerinden koparılışının yanında hem
klasik kitle iletişim hem de dijital medya araçlarında kullanılan yozlaşmış ifade biçimleri insanların ilişkilerini olumsuz yönde
etkilemektedir. Belki de gençlerin, İslâm’a ve Müslümanlara yönelik ilgisizliklerinin en büyük nedenleri arasında Müslümanların
kullandıkları dil, nezâketten uzak tavırlar, zarâfet kaybı ve çelişkili hayatlarıdır. Ayrıca gençlere hitap eden metinlerin zayıflığı
ve kuruluğu da onları farklı mecralara veya maceralara yönlendiriyor.
Hem Türkçe’nin anlam kaybına uğraması hem de dinin konularına ve yaşantı biçimlerine yönelik üslûbunu yitirmiş yaklaşımlar,
dinin ve dindarların itibar kaybetmelerine yol açıyor. Ekranlara yansıyan akıldan ve izandan uzak öfkeli kampanyalar,
geleneğe veya tam tersine moderne yaslanarak sarf edilen galiz sözler, ayetlerin tarihsel olduğu iddiası, Hz. Peygamber (s.)’in
temsil/örnek olma konumundan çıkarılması, ilahi hitabın mahiyetine dair yaklaşımlar dinî değerlerin itibarsızlaşmasına katkı
sunuyor.
Hâlbuki İslâmi hassasiyetini muhafaza edenlerin, öncelikle ataların ocağına sadık kalmanın o ocağın küllerine sarılmak değil,
aksine alevini ilerilere taşımak olduğunu ve bir nehrin ancak denize doğru akmakla kaynağına sadık kalabileceğini hatırlamaları
gerekir. Bilhassa kuşaklar arası ilişkiler birbirinden bağımsız olarak ele alındığından toplumun bir bütün olarak değil, parçacı
değerlendirildiği söylenmelidir. İlerlemeci tarih tasavvuruna meşruiyet kazandırılması da işin bir başka boyutu. İdeolojilerin bittiği
varsayılmaktadır. Böylece gençler, kendilerinden önce yaşayanların ve olup bitenlerin ehemmiyetsiz olduğuna inandırılıyor,
daha da önemlisi geçmişin tecrübesinden istifade etmek yerine içine doğduğu anın akışına uygun hareket etmeleri isteniyor.
Dünyaya ve yaşadığımız zamana dair düşüncelerimizi, yorumlarımızı derinleştirme fırsatı yakalamak için her şeyden önce
parçacı yaklaşımlar artık bir kenara bırakılmalıdır. Vahiy, bilim ve felsefe üzerinden şekillenecek bir perspektif hem insanı zihnen/
kalben mutmain kılacaktır hem de tüm hayatını şekillendirecektir. Ne var ki bunun yerine derin görünmek adına suyu bulandırma
tavrı yaygınlık kazanmakta. Sorunla ilgilenen ama çözümle ilgilenmeyenlerin tutumu, toplum üzerine konuşmayı zevk
ve statü meselesine indirgemenin bariz göstergesidir. Açıktır ki gençlerin muhatap oldukları ve tevârüs ettikleri din dili onların
küreselleşme realitesiyle başa çıkmalarına yetmiyor. Çünkü bu dil İslâm’ı, hayatın bütününe nüfûz edici olmaktan ziyade, yalnızca
manevi bir tatmin vasıtası olarak vazediyor. Siyasal bilinçten yoksun bırakıyor. İtiraz ve eleştiriden hazzetmiyor. Dindarlık
(genelde) ritüellere endekslenip bireysel boyutu itibarıyla terviç edildiği için, genç kuşaklar tarafından gereken ilgiye mazhar
olmuyor. Kuşaklar deyince çok anlamlı bir şeyden söz ediyoruz.
İlahiyat akademisine gelince, umumiyetle vahiy ve nübüvvet bilgisini referans alarak, iktisadi-siyasi-hukuki-içtimai vs.
alanlarda belirleyici çözümlemeler yapacak bağımsızlığa sahip değildir. Tefsir, hadis, siyer, fıkıh, tasavvuf, kelam gibi alanlarda
hayli ayrıntılı çalışmalar yapılmasına ve devasa bir literatür oluşmasına rağmen, vahiy ve nübüvvet bilgisinin kamusal alana
nasıl nüfûz edeceğine dair (belirleyici) çalışmalar arasındaki fiili çelişki çok büyüktür. Başka bir ifadeyle, ilahiyatlar tüm hayatı
kapsayacak bir dönüşüm anlayışı teşekkül ettiremedi, açıkçası kendi “dünyası” içinde kaldı.
Bugün ilahiyat başta olmak üzere pek çok çevrenin din hakkındaki hâkim söylemi yorgunluktur. İşte bu nedenle eski söylemleri
devam ettirmek, geleceğe yönelik sloganlar atmak çare olmuyor, hatta pek çok anlamda güncelin içinde boğulup kalmaya
sebep oluyor. Elbette sadece gelecek için çalışılmaz, şimdi içinde bir mesafe meydana getirmek ve bir iz bırakmak için
başka bir var olma tarzı tecrübesini gerçekleştirmek için gayret sarf edilir. Dolayısıyla içinde yaşadığımız coğrafya ve dünya
üzerine dinin “yaşayanlara çağrı”sı bağlamında biraz kafa yorduğumuzda söz konusu yorgunluk yerini ahlaki temelli harekete
bırakacaktır.
Son zamanlarda ortaya çıkan olaylara bu açıdan bakmak gerekiyor. Aslında bugünler, aklımızda oluşturduğu yeni düşüncelerle
birlikte, “en çok nerede hata yapıyoruz?” sorusu hakkında zihnimizi açacak unsurlar içermektedir. Yaşananlar hızla akıp
giderken, güncelin dışına çıkıp yaşama ve mevcut tartışmalara biraz dışarıdan bakmalıyız. Bu bağlamda kendimizi muhasebe
etmeli ve ahlaki temelli düşünme çabası göstermeliyiz.
Yeni sayımızda buluşma temennisiyle…
Umran

 

       Editör                                   Ocak 2021, Sayı: 317, Sayfa: 1

Salgının gölgesinde yaşadığımız bugünlerde, insanın ölümünden çok ekonominin ölümü tedirgin ediyor insanı. Uzmanlar asılbüyük sorunun virüs bittikten sonra yaşanacağını gündeme getirerek geleceğin belirsizlikleriyle kaygılandırıyorlar insanları. Günümüz dünyasında küresel düzenin sahipleri açısından sorun hayatını kaybedenler değil, hayatta kalanların ekonomik değeridir. İnsan ancak ekonomi için var olması gereken bir nesne, diye algılanıyor çünkü. İnsanlığın çok büyük bir kısmı en temelimkânlardan yoksun. Hâlbuki ay üstünde koloni kurmaya, Mars’a insan yollamaya çalışan, insan aklının kavramakta zorlandığıkuantum bilgisayarlarını yapan insanoğlu için bu problemleri çözmek hiç de zor değil! Ne var ki sadece kavrama, pozitivizme, mantık ve kanuna dayalı düşünme biçimi insanı hissetmekten hayli uzak.

Aslına bakılırsa hegemonya yumuşak baskıdır. Bireyin rızasını alarak, ona fark ettirmeden özel bir birey olduğunu hissettirerek,onu kültürel bağlamından kopararak baskı altına alır. Hegemonik baskı sözlü veya fiziksel değildir çeşitli araçlarladır. Bu araçlar facebook, twitter, instagram, watsapp vb. platformlardır. Markalar, lüks araçlar ve bunların sergilendiği sosyal mecralarparanın kurduğu hegemonyanın eşsiz örnekleridir. Hegemonya para olduğu için habituslar da maddiyat üzerine kuruludur.

Yaşadığımız yüzyılın kendine özgü karakteristik özellikleri var. Sosyal bilimciler günümüz toplumsal yapısının karmaşasınıdeğişik kavramlarla açıklarlar. Modern toplum, postmodern toplum, ağ toplumu, tüketim toplumu ve gösteri toplumu bunlardanbazılarıdır. Tüm bu tanımlamalar içerisinde günümüz toplumunu belirgin bir şekilde anlatan önemli bir kavram ‘dünyevileşme’dir.İnsanların bireyselliğinin ve biricikliğinin sıklıkla vurgulandığı günümüzde toplu bir benzeşme, aynılaşma ve türdeşliğin gözeçarpması da liberal dilin tek yanlılığıyla alakalıdır. İnsanlar aynı elbiseleri giymekte, aynı filmleri izlemekte, aynı replikleri kullanmaktadırlar. İnsanlık tarihinde görülmemiş bir benzeşme sürecinin yaşandığı günümüz, makro bir çelişkinin fotoğrafını sunmaktadır.

Çok farklı gelişmelere tanık olduğumuz bugünlerde, dilin tahribatı neticesinde sosyal ilişkiler, aktüel tartışmalar, felsefi mülahazalarve dinin ifade biçimi ciddi şekilde anlam ve nitelik kaybına uğramaktadır. Dilin köklerinden koparılışının yanında hemklasik kitle iletişim hem de dijital medya araçlarında kullanılan yozlaşmış ifade biçimleri insanların ilişkilerini olumsuz yönde etkilemektedir. Belki de gençlerin, İslâm’a ve Müslümanlara yönelik ilgisizliklerinin en büyük nedenleri arasında Müslümanların kullandıkları dil, nezâketten uzak tavırlar, zarâfet kaybı ve çelişkili hayatlarıdır. Ayrıca gençlere hitap eden metinlerin zayıflığıve kuruluğu da onları farklı mecralara veya maceralara yönlendiriyor.

Hem Türkçe’nin anlam kaybına uğraması hem de dinin konularına ve yaşantı biçimlerine yönelik üslûbunu yitirmiş yaklaşımlar, dinin ve dindarların itibar kaybetmelerine yol açıyor. Ekranlara yansıyan akıldan ve izandan uzak öfkeli kampanyalar, geleneğe veya tam tersine moderne yaslanarak sarf edilen galiz sözler, ayetlerin tarihsel olduğu iddiası, Hz. Peygamber (s.)’in temsil/örnek olma konumundan çıkarılması, ilahi hitabın mahiyetine dair yaklaşımlar dinî değerlerin itibarsızlaşmasına katkı sunuyor.

Hâlbuki İslâmi hassasiyetini muhafaza edenlerin, öncelikle ataların ocağına sadık kalmanın o ocağın küllerine sarılmak değil, aksine alevini ilerilere taşımak olduğunu ve bir nehrin ancak denize doğru akmakla kaynağına sadık kalabileceğini hatırlamaları gerekir. Bilhassa kuşaklar arası ilişkiler birbirinden bağımsız olarak ele alındığından toplumun bir bütün olarak değil, parçacı değerlendirildiği söylenmelidir. İlerlemeci tarih tasavvuruna meşruiyet kazandırılması da işin bir başka boyutu. İdeolojilerin bittiği varsayılmaktadır. Böylece gençler, kendilerinden önce yaşayanların ve olup bitenlerin ehemmiyetsiz olduğuna inandırılıyor, daha da önemlisi geçmişin tecrübesinden istifade etmek yerine içine doğduğu anın akışına uygun hareket etmeleri isteniyor.

Dünyaya ve yaşadığımız zamana dair düşüncelerimizi, yorumlarımızı derinleştirme fırsatı yakalamak için her şeyden önce parçacı yaklaşımlar artık bir kenara bırakılmalıdır. Vahiy, bilim ve felsefe üzerinden şekillenecek bir perspektif hem insanı zihnen/kalben mutmain kılacaktır hem de tüm hayatını şekillendirecektir. Ne var ki bunun yerine derin görünmek adına suyu bulandırma tavrı yaygınlık kazanmakta. Sorunla ilgilenen ama çözümle ilgilenmeyenlerin tutumu, toplum üzerine konuşmayı zevkve statü meselesine indirgemenin bariz göstergesidir. Açıktır ki gençlerin muhatap oldukları ve tevârüs ettikleri din dili onların küreselleşme realitesiyle başa çıkmalarına yetmiyor. Çünkü bu dil İslâm’ı, hayatın bütününe nüfûz edici olmaktan ziyade, yalnızca manevi bir tatmin vasıtası olarak vazediyor. Siyasal bilinçten yoksun bırakıyor. İtiraz ve eleştiriden hazzetmiyor. Dindarlık(genelde) ritüellere endekslenip bireysel boyutu itibarıyla terviç edildiği için, genç kuşaklar tarafından gereken ilgiye mazhar olmuyor. Kuşaklar deyince çok anlamlı bir şeyden söz ediyoruz.

İlahiyat akademisine gelince, umumiyetle vahiy ve nübüvvet bilgisini referans alarak, iktisadi-siyasi-hukuki-içtimai vs. alanlarda belirleyici çözümlemeler yapacak bağımsızlığa sahip değildir. Tefsir, hadis, siyer, fıkıh, tasavvuf, kelam gibi alanlarda hayli ayrıntılı çalışmalar yapılmasına ve devasa bir literatür oluşmasına rağmen, vahiy ve nübüvvet bilgisinin kamusal alana nasıl nüfûz edeceğine dair (belirleyici) çalışmalar arasındaki fiili çelişki çok büyüktür. Başka bir ifadeyle, ilahiyatlar tüm hayatı kapsayacak bir dönüşüm anlayışı teşekkül ettiremedi, açıkçası kendi “dünyası” içinde kaldı.

Bugün ilahiyat başta olmak üzere pek çok çevrenin din hakkındaki hâkim söylemi yorgunluktur. İşte bu nedenle eski söylemleri devam ettirmek, geleceğe yönelik sloganlar atmak çare olmuyor, hatta pek çok anlamda güncelin içinde boğulup kalmaya sebep oluyor. Elbette sadece gelecek için çalışılmaz, şimdi içinde bir mesafe meydana getirmek ve bir iz bırakmak için başka bir var olma tarzı tecrübesini gerçekleştirmek için gayret sarf edilir. Dolayısıyla içinde yaşadığımız coğrafya ve dünya üzerine dinin “yaşayanlara çağrı”sı bağlamında biraz kafa yorduğumuzda söz konusu yorgunluk yerini ahlaki temelli harekete bırakacaktır.

Son zamanlarda ortaya çıkan olaylara bu açıdan bakmak gerekiyor. Aslında bugünler, aklımızda oluşturduğu yeni düşüncelerle birlikte, “en çok nerede hata yapıyoruz?” sorusu hakkında zihnimizi açacak unsurlar içermektedir. Yaşananlar hızla akıp giderken, güncelin dışına çıkıp yaşama ve mevcut tartışmalara biraz dışarıdan bakmalıyız. Bu bağlamda kendimizi muhasebe etmeli ve ahlaki temelli düşünme çabası göstermeliyiz.

Yeni sayımızda buluşma temennisiyle…

                                                                                      Umran

 


  • Sayı: 320
  • Sayı: 319
  • Sayı: 318
  • Sayı: 317
  • Sayı: 316
  • Sayı: 315
  • Sayı: 314
  • Sayı: 313
  • Sayı: 311-312
  • Sayı: 309-310
  • Sayı: 308
  • Sayı: 307