Umran Dergisi Ekim 2026/386. Sayı Çıktı

 

Necmettin Erbakan 100 Yaşında

YENİ BİR DÜNYANIN EŞİĞİNDE

Varoluşsal Riskler, Tarihsel Misyon ve Adil Düzen Arayışı

 

İbn Haldun, çığır açıcı eseri Mukaddime’de medeniyetlerin yükselişi, güçlenmesi ve çöküşüne ilişkin en derinlikli yaklaşımlardan birini ortaya koydu. Ona göre bir medeniyet yalnızca servete, ordulara, toprağa veya kurumlara sahip olduğu için güçlü duruma gelmez. Medeniyet hakiki kudretini, mensuplarını birbirine bağlayan münasebetlerin niteliğinden ve devletin adaletli olmasından alır.

 

İslâm medeniyetinin özünü yansıtan bu anlayış tek kutupluluktan çıkma sürecindeki çok vektörlü dünyamızda, ülkemizde ve İslâm âlemindeki adil düzen arayışı bakımından dikkate değerdir. Nitekim Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Şanghay İş Birliği Teşkilatı Zirvesi’ndeki konuşmasında adil düzen arayışının sürdüğünü söyledi. Çünkü neoliberal küreselleşmenin sona erdiği ve yerini ulusal merkantilist liberalizme bıraktığı dünyamız her güne yeni bir hezeyanla uyanıyor. Trump bir gün müttefiklerine hakaret ediyor, ertesi gün İran’a saldırıyor, ardından Putin ile müzakere ediyormuş gibi yapıyor, Çin devlet başkanını uçağının kapısında karşılaşıyor. Katliamcı İsrail Siyonist rejimi ise fütursuz saldırılarını sürdürürken küstah açıklamalarına yenilerini eklemeye devam ediyor.

 

Zihnimizin tasavvur dahi edemediği çok daha korkunç olaylara doğru sürükleniyoruz. Bu açıdan siyasi hayatımızda kalıcı iz bırakan rahmetli Necmettin Erbakan’ın adil düzen tasavvurunun sadece bir siyasi slogan olmadığını hatırlamamız gerekir. Onun tarih okuması bir yandan Türkiye’nin tarihsel misyonunu hatırlatırken diğer yandan sadece maddi ilerlemenin tek başına medeniyetin bekasını garanti ettiği varsayımını reddetmiştir. Erbakan, diğer İslâmcılar gibi medeniyetin ahlaki ve manevi boyutlarını ve sağlıklı bir toplumsal düzende adaletin vazgeçilmez yerini defalarca vurgulamıştır. Çünkü adalet olmaksızın en güçlü medeniyetin bile zamanla kendi çöküşünü hazırlayacağını biliyordu. Ancak Erbakan’ın adil düzen çerçevesindeki medeniyet tasarımı ile ekonomi programının pratiğe aktarılması arasında önemli bir boşluk vardı. Bu sebeple uygulanabilir bir model olmaktan ziyade, bir manifesto hüviyetindeydi. Bütün bunlara rağmen, Erbakan’ın asıl mirası, hazır bir adil düzen reçetesi bırakması değil, mevcut düzenin alternatifsiz olmadığı fikrini gündeme taşımasındaydı.

 

Necmettin Erbakan, Türkiye’nin durumunu değerlendirdiği Millî Görüş (1975) kitabında sol ve liberal görüşlerin çıkmazını anlatırken huzur ve kurtuluşun iman ve ilim, ahlak, kardeşlik ve adaletle mümkün olacağını yazar ve başarıya ulaşmak için şuurun canlandırılarak ahlak temelli bir hareketin başlatılması gerekliliğinden söz eder. Bu vurgular özellikle önemlidir; çünkü adaleti, sağlıklı bir medeniyetin temellerinden biri olarak iman, ilim ve kardeşliğin yanına yerleştirir. Aynı zamanda ilerlemeyi yalnızca teknoloji, sanayi kapasitesi, askerî güç, ekonomik büyüme ve bilimsel başarıyla özdeşleştirmeye yönelik seküler yaklaşıma da meydan okur. Çoklu krizler çağında ise bir millet, varoluşsal belirsizlikleri arttıran yapay zekâya, nükleer teknolojiye, gelişmiş havacılık ve uzay sistemlerine, gelişmiş finans piyasalarına ve muazzam bir askerî güce sahip olabilir, ancak bunların hiçbiri onun ahlaki veya medeni kalıcılığını garanti altına almaz.

 

Son zamanlarda yapay zekâ ifşalarının da gösterdiği üzere teknolojik gelişmeler adil bir toplumu güçlendirebilir fakat adaletsiz bir toplumu da gözetleme, sömürme, manipüle etme ve yok etme kapasitesi bakımından daha güçlü duruma da getirebilir. Dolayısıyla maddi kuvvet bir güç çarpanıdır; ahlaki mefkûrenin yerini tutmaz. İslâm’ın adalet anlayışı, adaletin yalnızca siyasi bir erdem değil, aynı zamanda ilahi bir emir ve vahyin esas gayelerinden biri olduğunun kabulüyle başlar. Adaleti Allah’ın tesis ettiği ahlaki düzenin merkezine yerleştiren Kur’ân-ı Kerim adaleti, iyiliği emrederken kötülüğü ve haddi aşmayı yasaklar. (Nahl Suresi, 90. ayet). Çok daha önemlisi vahiy, resûllerin bütün görevini adaletin tesisiyle ilişkilendirerek mizanın altını çizer. (Hadîd Suresi, 25. ayet).

 

Hiç şüphesiz bu ayet-i kerimede mizana başka bir ifadeyle teraziye vurgu yapılması son derece anlamlıdır. Vahiy, insanlığa davranışların, iktisadi münasebetlerin, siyasi otoritenin ve toplumsal kurumların kendisiyle ölçülebileceği ahlaki bir kıstas sunar. Adalet, her bir şeyin kendine uygun yere konması ve herkesin meşru hakkını alması demektir. Bu, gücün hesap verebilirlikle, servetin sorumlulukla, hukukun ahlakla ve serbestliğin başkalarının haklarını gözetmekle sınırlandırılması demektir. Rabbimiz güç sahiplerinin emanetleri ehline vermesini ve insanlar arasında adaletle hükmetmesini emreder. (Nisâ Suresi, 58. ayet). Bu, yalnızca belli bir kesime değil, mesuliyeti bulunan herkese yönelik bir emirdir. İnsanın çok zalim ve çok cahil olduğunu idrak eden Muhammed Esed’in Allah’ın müminleri uyardığı “cahiliyye kanunu” (Mâide Suresi, 50. ayet) kavramını her türlü ahlaki endişeden uzak, menfaat merkezli ve toplumsal dayanışmayı yok eden çıkarcılık şeklinde yorumladığı hatırlanmalıdır.

 

Şu oluş ve bozuluş âleminde yalnızca söylenenlere değil, bukalemun gibi dakikada bin renge, hokkabaz gibi bin şekle giren hakikat düşmanı aldatıcıların gerçek kimliğini kavrayacak basirete ihtiyaç duyuyoruz. Yaşadığımız dünya finansal kapitalizmin günden güne büyüttüğü eşitsizlik, hiper-finansallaşmış sermayenin spekülasyonları, çevresel krizler, dördüncü yapay zekâ devrimi, savaşlar, Gazze soykırımı, yerinden edilme ve teknolojik sarsıntıyla karşı karşıya kalırken İslâm’ın dünya ve ahirete şamil rahmet timsali hükümleri ve İslâmi düşünceyle hayata dair katkılar sunan âlimlerin, mütefekkirlerin ve hakperest aktörlerin görüşleri yeniden önem kazanmaktadır. İnsanlığın sadece daha fazla güce değil, gücün kullanımında bilgeliğe ihtiyaç duyduğu çok açıktır. Yalnızca daha fazla servete değil, servetin dağıtımında adalete muhtacız. Sadece daha güçlü yönetimlere değil, daha hesap verebilir yönetimlere gereksinim duymaktayız. Yalnızca teknolojik yeniliğe değil, yeniliği insan refahına yöneltebilecek bir ahlaki çerçeveye ve hakikat kıblesine ihtiyaç var.

 

Herkes idrak etmelidir ki hayat sınırlı ve fani, vazife ise mühim ve elzemdir. Medeniyetin varlığını sürdürmesi, nihayetinde mizanın temsil ettiği dengenin yeniden kurulmasına bağlıdır: güç ile hesap verebilirlik, servet ile mesuliyet, haklar ile vazifeler, özgürlük ile ahlaki sınırlama, teknolojik kapasite ile ahlaki bilgelik arasındaki denge. Hatırlamak gerekir ki bir nehir gibi akan vahyin şekillendirdiği tasavvur yalnızca ferdî ahlaka yönelik bir program değildir; adil bir medeniyetin temelidir. Unutmayalım ki güç, servet ve ilim sayesinde yükselebilen medeniyetler ancak yalnızca adalet sayesinde varlıklarını sürdürebilirler. Çünkü adalet güven oluşturur, güven dayanışma meydana getirir, dayanışma istikrar yaratır, istikrar ise ilmin, iktisadi gelişmenin, kültürün ve teknolojinin gelişebileceği ortamı teşekkül ettirir.

 

Yeni sayımızda buluşmak temennisiyle…

 

Umran

 


  • Sayı: 386
  • Sayı: 385
  • Sayı: 384
  • Sayı: 383
  • Sayı: 382
  • Sayı: 381
  • Sayı: 380
  • Sayı: 379
  • Sayı: 378
  • Sayı: 377
  • Sayı: 376
  • Sayı: 375
E-Mail listemize katılarak yeni yayın ve etkinliklerimizden haberdar olabilirsiniz.
Email :