YENİ SORUMLULUKLAR YENİ İMTİHANLAR
Bürokratik Restorasyon, Siyasi Alan ve Arayışlar
Küresel güç ilişkilerinin, ittifak sistemlerinin ve dış politika önceliklerinin sorgulanmasına zemin hazırlayan 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi, Türkiye’nin siyasi hayatında değişik görünümler alabilen vesayetçi gelenek ile millî irade arasındaki gerilimi görünür kılan önemli bir dönüm noktası kabul ediliyor. Alışılmış darbe kalıplarını altüst eden kalkışma tarihsel arka planı kadar neticeleri itibarıyla da ciddi tartışmalara yol açtı, açmaya da devam ediyor. FETÖ’nün cuntacı girişimi, bürokrasiyi sivil-asker ayrımına tabi tutan 27 Mayıs 1960’tan itibaren siyasi hayatın sınırlarını tayin eden darbelerin aksine milletin doğrudan direnişiyle karşılaştı ve akamete uğratıldı.
Çok daha önemlisi 15 Temmuz’da iktidar ve muhalefet partilerinin tamamı darbe karşıtı müşterek bildiriye imza atarak askerî vesayet yerine siyasal alana öncelik tanıdıklarını deklare ettiler. Sadece bu durum bile CHP dâhil olmak üzere Türkiye’nin siyasi yelpazesinde elan süren siyasal dönüşümün tezahürlerinden biriydi. Nitekim ülkenin şimdikinden çok daha puslu olduğu 7 Ağustos 2016’daki Yenikapı mitinginde farklı söylemleri dile getiren iktidar ile muhalefet liderlerinin bir araya gelmesi yeni dönemin asgari müştereklerini gösteren bir tabloydu.
Gelin görün ki, olaylar antagonistik siyasi mantığı doğrularcasına bu minvalde gelişmedi. Darbe girişimine karşı başlangıçta yekvücut konumdaki iktidar ve muhalefet, kısa bir müddet sonra 15 Temmuz’un mana ve neticeleri konusunda derin bir ayrışma yaşadı. İktidar cephesi kalkışmanın püskürtülmesini millî iradenin zaferi olarak konumlandırdı ve siyasi söylemini bunun üzerinden kurdu. Muhalefet cephesinin azımsanamayacak bir kısmı kalkışmayı lanetlediklerini defalarca dile getirseler de iktidar cephesinin anlatısına mesafeli ve şüpheci bir tavır takındılar. Yeni zamanlara uygun siyaset arayışı içindeki CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun uzun müddet münasebetsizce “kontrollü darbe” söylemini kullanması, bu mesafenin âdeta simgesine dönüştü.
15 Temmuz darbe girişimi, 2023 seçimlerine kadar çatışmaların alenileştiği, saflaşmaların kurulduğu, bozulduğu, yeniden kurulduğu bir ortamın da miladı oldu. Bununla bağlantılı olarak transatlantik ittifak sistemi NATO’daki müttefiklerin önemli bir kısmının kalkışmayla ilgili hayli zaman geçtikten sonra tuhaf sayılabilecek açıklamalar yapması manidardı! Bu durum, darbe teşebbüsünün sadece iç dinamiklerle açıklanamayacağını göstermektedir. Nitekim 15 Temmuz’un arkasında yalnızca ülke içindeki vesayetçi kült yapının aktörlerinin değil, uluslararası güç merkezleriyle iltisaklı öbeklerin bulunduğu, daha geniş bir jeopolitik ağın parçası olduğu yönünde ciddi analizler yapıldı.
15 Temmuz kalkışmasının 10. seneidevriyesinin NATO’nun Ankara’daki 36. Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi ile aynı günlere rastlaması dönüşümü doğru okumak, yeni tehditleri zamanında kavramak ve bu tehditlere stratejik cevaplar üretebilmek bakımından kritik önemdedir. Ayrıca kendi yerini gayet tabii ve kaçınılmaz sayarak “başa güreşme” siyaseti güden CHP’ye hâkim olmaya çalışan Kemal Kılıçdaroğlu’nun FETÖ ile ilgili öncekilerden farklı açıklamaları var. Onun iktidar cephesinin söylediklerini tasdik eden yeni tavrı siyasal alanın sınırlarının mütemadiyen esnetildiği, yeniden kurulduğu, çok farklı değişkenlerin devreye girdiği bir alan olduğunun ispatı aynı zamanda. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yalnızca bir güvenlik politikası değil, aynı zamanda istikrarlı bir gelecek teklifi olan “Terörsüz Türkiye” süreci çerçevesinde “Yenikapı ruhu” vurgusu yapması gibi birçok beyanat 15 Temmuz eksenli gelişmelerin, doğrudan veya dolaylı olarak hâlen güç savaşlarının merkezinde bulunduğunu göstermektedir. İç cephe tahkimatının; dayanıklı toplumlara, güçlü kurumlara, etkili istihbarat kapasitesine, teknolojik donanıma ve ortak stratejik akla ihtiyaç duyduğu dikkate alınırsa bu vurgunun önemi daha iyi kavranacaktır.
***
Bununla beraber dünyadaki darbelerin ciddi bir dönüşüm geçirdiğini, artık işin sadece silahlı güçlere değil, sözüm ona sivil nitelikli siyasete havale edildiğini gösteren gelişmeler de yaşanmıyor değil. Zirvesini Mayıs 2023’teki genel seçimlerinde gören ancak şimdilik başarıya ulaşamayan bu çabalar cephelerin gittikçe belirsiz hâle geldiği zamanlarda daha çok risk üretmektedir. İhtiras, küçük bir çıkar, sırf kişilerin değil, grupların, kitlelerin cephesini değiştirebilmekte, yerlerinin muhalefet saflarında olduğuna inanabilmektedirler. Küresel denklemin, güvenlik tedbirlerinin yeniden şekillendiği, güç rekabetinin sertleştiği, tehditlerin farklı boyutlar kazanarak çeşitlendiği bu dönemde kesin olan bir husus varsa o da ülkelerin kendi hâllerine bırakılmadığıdır.
Eski gücünü kaybetse de FETÖ, dinî temsilin krizi, güven ilişkilerinin aşınması ve Müslümanların kendi dinî referanslarıyla kurduğu ilişkinin dönüşümü bağlamında özel bir öneme sahiptir. Örgütün İslâmî dayanışma zeminine, Müslümanlar arasındaki güven ilişkisine ve dinî temsilin toplumsal meşruiyetine verdiği zarar tahlil edilmesi gereken endişe verici bir olgudur. Gençlerin dünyasının derin bir çöküş ve nihilizm sarmalına teslim olması, cemaatlere karşı şedit dilin yükselmesi, ‘din istismarı’ kavramının yaygınlık kazanması gibi göstergeler dikkate alınırsa bu zararın sonuçları çok daha iyi idrak edilecektir.
Bununla beraber Türkiye’nin dış politikasının 15 Temmuz sonrasında çok kutupluluğun belirsizlikleri ve rekabetleriyle boğuşan uluslararası sistemde, küresel güç merkezlerinin beklentilerinden ziyade, doğrudan ülkenin güvenlik öncelikleri, stratejik çıkarları ve tarihsel hafızası ekseninde şekillenmeye başladığı da bir hakikattir. Ancak tüm bunlara karşın birkaç alan dışında insicamlı bürokratik restorasyon gerçekleştirilemedi, dolayısıyla devlet kurumlarının, mevzuatların veya teşkilat yapılarının işlevselliğini yitiren kısımlarının belli standartlar çerçevesinde ihtiyaçlara cevap verecek şekilde yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Manzarayı ne derecede gerçekçi ve isabetli çizmiş olursak olalım birtakım eksiklikler bulunacaktır elbet. Ancak yine de şunu söylemek yanlış olmayacaktır: Her kazanım beraberinde birtakım yeni sorumluluklar, her başarı ise yeni imtihanlar getirir.
Hâl böyleyken günümüzde Müslümanların önündeki temel soru, insanlığa yeniden anlam, ahlak, adalet ve medeniyet ufku sunabilecek kurucu bir özne olma iddiasının nasıl yeniden inşa edileceğidir. Unutmayalım ki hakikat yoksunluğu, gerçeklerin gerektiği gibi bilinmeyişinin türettiği büyünün gölgesi altında varlığını sürdürebiliyor. Birini diğeri sanarak ömrümüzü tüketmemek için, dünyanın süsüne, aldatıcılığına kanmadan Kur’ân ve sünnetin özüne dönmeliyiz. Yetki ve etki sahibi kimseler bu hassasiyetle devleti ehliyet, liyakat ve adalet ilkeleriyle yönetmelidir.
Yeni sayımızda buluşmak temennisiyle…
Umran