Tehlikeli Sınırlar Seçim Atmosferi, Mültecilik Sorunu ve Kardeşliğin İmkânları

 

7 Haziran 2015 genel seçimlerinin ardından, partilerin yaptığı müzakerelerden sonra memleketi idare edecek kudrette bir hükümet
oluşturulamadı. Şimdi 1 Kasım’da tekrarlanacak seçimlerin arefesinde, muhtemel sonuçların ne olabileceği üzerine tahminler hatta
bahisler yürütülüyor. Her temayüle, beklentiye uygun neticeler sunmakta son derece hünerli, bir o kadar da kurnaz olan araştırma şirketleri
arzuladıkları kamuoyunu oluşturabilmek için canla başla dört koldan çalışıyorlar. Kural-içi ve kural-dışı her türlü imkânından yararlanılarak
yürütülüyor bu süreç. Seçime dair muhtemel sonuçlar hakkında ne söylenirse söylensin bugünlerde olup bitenlere soğukkanlı
bir mantık çerçevesinde yaklaşılması elzem. Çünkü içinde bulunduğumuz süreç, varlık ispatı için basiret ve feraset sahibi olmanın
ehemmiyet arz ettiği tarihi bir dönüm noktasıdır.
Evvela, genel seçimlerin ardından başlayan mevcut çatışmaların tarafların niyet ve planlarından öteye etkiler yarattığını not
etmek gerekir. Zira toplumsal dinamikler sadece belirli aktörlerin taktik ve hamleleriyle yönetilemeyecek, dahası yön verilemeyecek
kadar karmaşık bir yapıya sahiptirler. Başlangıçta AK Parti ile birlikte anılan hatta eleştirilen HDP projesinin ana aktörlerinin, kadife
darbecilerin koçbaşı konumuna yerleşmeyi tercih etmeleriyle büyük bir darbe aldığı açık. HDP’nin sahip olmayı arzuladığı yahut zahiren
ikrar etmek mecburiyetinde olduğu vizyon ve misyon, her ne kadar bütün Türkiye’ye hitap etme iddiasını içerse de, zaman içinde Türk
solunun zinde kuvveti olduğunu ihsas ettiren bir pozisyonda durduğu görüldü. AK Parti’den intikam almak isteyen sınıflar, şu anki
zaman diliminde kendileri için Kürt hareketi üzerinden meşruluk arama yolunu tercih ettiler. Bunun ilk sebebi, Türk solunun, mevcut
hükümete karşı olan öfkesini kusmak için Kürtlerden başka bir seçenek olmadığını anlamış olmasıdır. Eğer bu ülkede ayakta kalmak
istiyorsa, etnik dozu yüksek azınlıkçı bir sol söylem geliştiren HDP’nin içinde yer almak zorunda olduğunu anlamıştır. İkinci sebep ise
ülkede etkili olan askeri vesayetin kendilerinden olmayan “ötekiler” tarafından bitirilmesidir. Türk solu, bu ülkede herhangi bir devrimci
eylemin muhatabı olarak kendilerinden başka bir aktör kabul edemeyecek kadar sınıf ırkçısı olduğundan muhafazakârların böylesine bir
başarı kazanmış olmasını hazmetmekte zorlandı. Yani bugünkü solun ne emperyalizmle, ne gerçek manada kapitalizm olgusu ile olan
derdi “AKP ve İslâmcılık” derdi kadar keskin bir karşıtlığa oturmuyor. Sol için bugün yegâne düşman “AKP ve İslâmcılık”. Bu da kimlik
siyaseti denen sefaletin solu ne kadar amorf bir küçük burjuva ideolojisi haline getirdiğinin en önemli kanıtı.
Genel manzara bu olmakla birlikte doğuda mesele bu kadar açık değil hatta epey pusludur. Önümüzdeki seçimlerde oy oranları bazında
HDP bölgede ister ciddi anlamda oy kaybetsin ister gücünü korusun veya arttırsın bu sonuç değişmeyecektir. Bölgedeki etkili aktörlerin
KCK/DTK vasıtasıyla çoğu zaman cebren kimi zaman rıza ile kendisine destek sunan kesimleri genişlettiği, dindar-muhafazakâr
ve orta-sınıf Kürtlerin oylarını HDP’ye aktarmayı başardığı biliniyor. Yaşanan çatışmadan sonra oluşan mevcut tabloya baktığımızda bu
seçmenlerin operasyonlardan sonra AK Parti’ye dönme ihtimali var olmakla birlikte son derece düşüktür. Bu sebeple muradı ne olursa
olsun çözüm sürecinin dondurulması başta olmak üzere birtakım açıklamalar çok yanlış ve tehlikelidir. Çözüm sürecinde PKK yanlış bir
muhataptı, bundan dolayı Kürt halkının tabiî ve fıtrî haklarının verilmesini içeren süreci “dondurmak” toplum açısından öncekinden
daha büyük bir hatadır. O nedenle siyasî iktidar ve devlet, en kısa zamanda bu hatasını düzeltmelidir. İade edilecek olan hakların bir
an önce geri verilmesi gerekir. Aksi takdirde konuyu istismar edecek çok farklı iç, bölgesel ve küresel yapılar, güçler devreye girecektir.
Öte yandan Türkiyelileşme tiradının cephe yapısı olarak karşımıza çıkan HDP projesinin zayıfladığının düşünülmesinin ardından “bir
arada yaşamanın” ve “siyasete olan güvenin azalmasının” doğurduğu problemler daha önemli. Zira HDP’den daha farklı bir stratejinin
parçası olan Demokratik Bölgeler Partisi(DBP)’nin “öznelerin kendini yönetmesi” sloganıyla parlattığı “öz-yönetim/ özerklik” ilanı/talebi
gibi daha radikal hamleler yapacağı ve bunun ilk provasının Cizre başta olmak üzere bazı yerlerde bilfiil uygulanmak istendiği görüldü.
Seçim sonuçları ne olur; tek başına iktidar veya koalisyon ihtimali eşit derecede mümkün müdür bilinmez ama toplumsal açıdan
bakıldığında, son çatışmaların kardeşlik duygusunu aşındıran gelişmelere kapı araladığı göz ardı edilemez. Özellikle parti binalarına ve
siyasî kimliğinden bağımsız olarak sadece kavmi aidiyetinden dolayı insanlara yönelik saldırıların “bizi biz” kılan kurucu aidiyette onarılması
güç hasarlar oluşturduğu ortada. Bu durumun siyasî aktörlerin plan ve politikalarından öteye uzanan çok daha derin bir etkisinin
olacağı söylenebilir. Nitekim bu aralar HDP vesilesiyle sıkça hatırlanan hatta nostalji konusu olan 1960’ların Türkiye İşçi Partisi
(TİP) milletvekillerinden Kürt siyasetçi ve yazar Tarık Ziya Ekinci, Türk basınının amiral gemisi konumundaki Hürriyet gazetesinin “taraflı
bölgesinde” ikamet eden yazarına Ankara’da düzenlenen “Teröre Hayır/Kardeşliğe Evet” mitingi vesilesiyle gönderdiği mektupta,
kardeşlik mefhumundan duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirmişti. Ekinci, mektupta, “Kürtler hiç kimsenin kardeşi olmadıkları gibi,
kimseyle kardeş de olmak istemezler. Onların istediği eşit haklı vatandaşlıktır” dedi. Kardeşlik ve vatandaşlığı zıt kutuplara yerleştiren
Ekinci, cehli mürekkep timsali mektubun devamında, “Bu arada yaptığınız televizyon programında da konuşmacılar sıkça
kardeşlikten ve kardeşlik hukukundan söz etmektedirler. Bu köleleştirici algının yayılmasına karşı çıkmanız dileğiyle” ifadelerine
yer verdi. Kürt sorunu, Türkiye’nin gündemine girdiği günden itibaren bu sorunun iyi niyetli takipçilerinin “Türkler ile Kürtler kardeştir”
demelerini “büyük bir aymazlık” diyecek kadar kardeşlik kavramından rahatsızlığını vurgulayan Ekinci’nin mektubu aslında olan
biten pek çok şeyi düşünmeyi mümkün kılıyor. Bilindiği üzere Kürtleri merkeze bağlayan AK Parti son seçimlerde Kürt illerinin çoğunda
büyük bir güç kaybetmişti. Son olaylar sonrası Kürtlerin merkezle olan bağlarının daha da zayıfladığı ve radikal bir değişim olmadığı
takdirde bu durumun derinleşeceği öngörülebilir. Şayet AK Parti, Kürt illerinde değil başka yerlerde güç kaybetmiş olsaydı memleketin
geleceği için duyulan endişenin kesifleşmeyeceği söylenebilirdi. Bu yüzden her ne surette olursa olsun, kardeşlik hukukunu zedeleyen
tutum, söz ve fillerden uzak durulması her şeyden daha önemli ve önceliklidir. Sadece Türkiye’de değil muhacirliğini unuttuğumuz Suriyeli
mülteciler etrafında dünya ölçeğinde olup bitenler, gerçek anlamda kardeşlik için samimi, fedakâr ve dil yarasını ortadan kaldıracak
çabalara ihtiyacımız olduğunu her daim bize hatırlatıyor.
Bugün geçici bir siyasî çözüm olsa bile kardeşlik iklimini oluşturmadan, kalplere sirayet etmiş olan cahili tortulardan arınmak/
kurtulmak kısa vadede mümkün olmayacaktır. PKK’nın yaptığı saldırılar karşısında, Kürtlere topyekûn cephe almak, protesto eylemlerinde
iş yerlerini, parti binalarını ve dernekleri basmak, tahrip etmek, haddizatında bu tür hareketler, kadife darbeci kadronun arzuladığı
kargaşadan kaynaklanan düzen teorisinin uygulanabilmesi için gerekli zeminin hazırlanmasından başka bir fonksiyon icra etmeyecektir.
Bugün, Türkiye’nin içinde bulunduğu kargaşa ve vesvese ortamında kendisini Müslüman olarak kabul eden, Allah’a ve ahiret gününe
iman eden herkesin takınacakları tavır, adalet ekseninde bir barış yurdunun inşası için duruş ortaya koymak, nemelazımcılığı terk etmek
istikametinde olmalıdır.
Devam eden “kavmiyetçi galeyan” dikkate alındığında, bu noktada eleştirel bir tutumun gerektiği çok açıktır. Bu anlamda, kardeşliğin,
çoklu-aktörler arasında ünsiyet, muhabbet ve dostluk ilişkilerinin yeninden kurulumunu içerdiği ve farklı etnik aidiyetler arasında,
adaletin yeniden inşasını gerektirdiği söylenebilir. O halde bugün, birr ve takva konusunda yardımlaşmak, konuşmak, bu yolda dayanışma
içerisinde olmak zamanıdır. Kardeşlik hassasiyetleri üzerinde kurulmuş münasebetlerin geliştirilmesi temennisiyle.

 

EDİTÖR                                                    Ekim 2015, Sayı:254, Sayfa:1

7 Haziran 2015 genel seçimlerinin ardından, partilerin yaptığı müzakerelerden sonra memleketi idare edecek kudrette bir hükümet oluşturulamadı. Şimdi 1 Kasım’da tekrarlanacak seçimlerin arefesinde, muhtemel sonuçların ne olabileceği üzerine tahminler hatta bahisler yürütülüyor. Her temayüle, beklentiye uygun neticeler sunmakta son derece hünerli, bir o kadar da kurnaz olan araştırma şirketleri arzuladıkları kamuoyunu oluşturabilmek için canla başla dört koldan çalışıyorlar. Kural-içi ve kural-dışı her türlü imkânından yararlanılarak yürütülüyor bu süreç. Seçime dair muhtemel sonuçlar hakkında ne söylenirse söylensin bugünlerde olup bitenlere soğukkanlı bir mantık çerçevesinde yaklaşılması elzem. Çünkü içinde bulunduğumuz süreç, varlık ispatı için basiret ve feraset sahibi olmanın ehemmiyet arz ettiği tarihi bir dönüm noktasıdır. Evvela, genel seçimlerin ardından başlayan mevcut çatışmaların tarafların niyet ve planlarından öteye etkiler yarattığını not etmek gerekir. Zira toplumsal dinamikler sadece belirli aktörlerin taktik ve hamleleriyle yönetilemeyecek, dahası yön verilemeyecek kadar karmaşık bir yapıya sahiptirler. Başlangıçta AK Parti ile birlikte anılan hatta eleştirilen HDP projesinin ana aktörlerinin, kadife darbecilerin koçbaşı konumuna yerleşmeyi tercih etmeleriyle büyük bir darbe aldığı açık. HDP’nin sahip olmayı arzuladığı yahut zahiren ikrar etmek mecburiyetinde olduğu vizyon ve misyon, her ne kadar bütün Türkiye’ye hitap etme iddiasını içerse de, zaman içinde Türk solunun zinde kuvveti olduğunu ihsas ettiren bir pozisyonda durduğu görüldü. AK Parti’den intikam almak isteyen sınıflar, şu ankizaman diliminde kendileri için Kürt hareketi üzerinden meşruluk arama yolunu tercih ettiler. Bunun ilk sebebi, Türk solunun, mevcut hükümete karşı olan öfkesini kusmak için Kürtlerden başka bir seçenek olmadığını anlamış olmasıdır. Eğer bu ülkede ayakta kalmak istiyorsa, etnik dozu yüksek azınlıkçı bir sol söylem geliştiren HDP’nin içinde yer almak zorunda olduğunu anlamıştır. İkinci sebep iseülkede etkili olan askeri vesayetin kendilerinden olmayan “ötekiler” tarafından bitirilmesidir. Türk solu, bu ülkede herhangi bir devrimci eylemin muhatabı olarak kendilerinden başka bir aktör kabul edemeyecek kadar sınıf ırkçısı olduğundan muhafazakârların böylesine bir başarı kazanmış olmasını hazmetmekte zorlandı. Yani bugünkü solun ne emperyalizmle, ne gerçek manada kapitalizm olgusu ile olanderdi “AKP ve İslâmcılık” derdi kadar keskin bir karşıtlığa oturmuyor. Sol için bugün yegâne düşman “AKP ve İslâmcılık”. Bu da kimlik siyaseti denen sefaletin solu ne kadar amorf bir küçük burjuva ideolojisi haline getirdiğinin en önemli kanıtı. Genel manzara bu olmakla birlikte doğuda mesele bu kadar açık değil hatta epey pusludur. Önümüzdeki seçimlerde oy oranları bazında HDP bölgede ister ciddi anlamda oy kaybetsin ister gücünü korusun veya arttırsın bu sonuç değişmeyecektir. Bölgedeki etkili aktörlerin KCK/DTK vasıtasıyla çoğu zaman cebren kimi zaman rıza ile kendisine destek sunan kesimleri genişlettiği, dindar-muhafazakâr ve orta-sınıf Kürtlerin oylarını HDP’ye aktarmayı başardığı biliniyor. Yaşanan çatışmadan sonra oluşan mevcut tabloya baktığımızda bu seçmenlerin operasyonlardan sonra AK Parti’ye dönme ihtimali var olmakla birlikte son derece düşüktür. Bu sebeple muradı ne olursa olsun çözüm sürecinin dondurulması başta olmak üzere birtakım açıklamalar çok yanlış ve tehlikelidir. Çözüm sürecinde PKK yanlış bir muhataptı, bundan dolayı Kürt halkının tabiî ve fıtrî haklarının verilmesini içeren süreci “dondurmak” toplum açısından öncekinden daha büyük bir hatadır. O nedenle siyasî iktidar ve devlet, en kısa zamanda bu hatasını düzeltmelidir. İade edilecek olan hakların biran önce geri verilmesi gerekir. Aksi takdirde konuyu istismar edecek çok farklı iç, bölgesel ve küresel yapılar, güçler devreye girecektir. Öte yandan Türkiyelileşme tiradının cephe yapısı olarak karşımıza çıkan HDP projesinin zayıfladığının düşünülmesinin ardından “birarada yaşamanın” ve “siyasete olan güvenin azalmasının” doğurduğu problemler daha önemli. Zira HDP’den daha farklı bir stratejinin parçası olan Demokratik Bölgeler Partisi(DBP)’nin “öznelerin kendini yönetmesi” sloganıyla parlattığı “öz-yönetim/ özerklik” ilanı/talebi gibi daha radikal hamleler yapacağı ve bunun ilk provasının Cizre başta olmak üzere bazı yerlerde bilfiil uygulanmak istendiği görüldü. Seçim sonuçları ne olur; tek başına iktidar veya koalisyon ihtimali eşit derecede mümkün müdür bilinmez ama toplumsal açıdan bakıldığında, son çatışmaların kardeşlik duygusunu aşındıran gelişmelere kapı araladığı göz ardı edilemez. Özellikle parti binalarına vesiyasî kimliğinden bağımsız olarak sadece kavmi aidiyetinden dolayı insanlara yönelik saldırıların “bizi biz” kılan kurucu aidiyette onarılması güç hasarlar oluşturduğu ortada. Bu durumun siyasî aktörlerin plan ve politikalarından öteye uzanan çok daha derin bir etkisinin olacağı söylenebilir. Nitekim bu aralar HDP vesilesiyle sıkça hatırlanan hatta nostalji konusu olan 1960’ların Türkiye İşçi Partisi(TİP) milletvekillerinden Kürt siyasetçi ve yazar Tarık Ziya Ekinci, Türk basınının amiral gemisi konumundaki Hürriyet gazetesinin “taraflı bölgesinde” ikamet eden yazarına Ankara’da düzenlenen “Teröre Hayır/Kardeşliğe Evet” mitingi vesilesiyle gönderdiği mektupta, kardeşlik mefhumundan duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirmişti. Ekinci, mektupta, “Kürtler hiç kimsenin kardeşi olmadıkları gibi, kimseyle kardeş de olmak istemezler. Onların istediği eşit haklı vatandaşlıktır” dedi. Kardeşlik ve vatandaşlığı zıt kutuplara yerleştiren Ekinci, cehli mürekkep timsali mektubun devamında, “Bu arada yaptığınız televizyon programında da konuşmacılar sıkça kardeşlikten ve kardeşlik hukukundan söz etmektedirler. Bu köleleştirici algının yayılmasına karşı çıkmanız dileğiyle” ifadelerine yer verdi. Kürt sorunu, Türkiye’nin gündemine girdiği günden itibaren bu sorunun iyi niyetli takipçilerinin “Türkler ile Kürtler kardeştir” demelerini “büyük bir aymazlık” diyecek kadar kardeşlik kavramından rahatsızlığını vurgulayan Ekinci’nin mektubu aslında olan biten pek çok şeyi düşünmeyi mümkün kılıyor. Bilindiği üzere Kürtleri merkeze bağlayan AK Parti son seçimlerde Kürt illerinin çoğunda büyük bir güç kaybetmişti. Son olaylar sonrası Kürtlerin merkezle olan bağlarının daha da zayıfladığı ve radikal bir değişim olmadığı takdirde bu durumun derinleşeceği öngörülebilir. Şayet AK Parti, Kürt illerinde değil başka yerlerde güç kaybetmiş olsaydı memleketin geleceği için duyulan endişenin kesifleşmeyeceği söylenebilirdi. Bu yüzden her ne surette olursa olsun, kardeşlik hukukunu zedeleyen tutum, söz ve fillerden uzak durulması her şeyden daha önemli ve önceliklidir. Sadece Türkiye’de değil muhacirliğini unuttuğumuz Suriyeli mülteciler etrafında dünya ölçeğinde olup bitenler, gerçek anlamda kardeşlik için samimi, fedakâr ve dil yarasını ortadan kaldıracak çabalara ihtiyacımız olduğunu her daim bize hatırlatıyor. Bugün geçici bir siyasî çözüm olsa bile kardeşlik iklimini oluşturmadan, kalplere sirayet etmiş olan cahili tortulardan arınmak/kurtulmak kısa vadede mümkün olmayacaktır. PKK’nın yaptığı saldırılar karşısında, Kürtlere topyekûn cephe almak, protesto eylemlerinde iş yerlerini, parti binalarını ve dernekleri basmak, tahrip etmek, haddizatında bu tür hareketler, kadife darbeci kadronun arzuladığı kargaşadan kaynaklanan düzen teorisinin uygulanabilmesi için gerekli zeminin hazırlanmasından başka bir fonksiyon icra etmeyecektir. Bugün, Türkiye’nin içinde bulunduğu kargaşa ve vesvese ortamında kendisini Müslüman olarak kabul eden, Allah’a ve ahiret gününe iman eden herkesin takınacakları tavır, adalet ekseninde bir barış yurdunun inşası için duruş ortaya koymak, nemelazımcılığı terk etmek istikametinde olmalıdır. Devam eden “kavmiyetçi galeyan” dikkate alındığında, bu noktada eleştirel bir tutumun gerektiği çok açıktır. Bu anlamda, kardeşliğin, çoklu-aktörler arasında ünsiyet, muhabbet ve dostluk ilişkilerinin yeninden kurulumunu içerdiği ve farklı etnik aidiyetler arasında, adaletin yeniden inşasını gerektirdiği söylenebilir. O halde bugün, birr ve takva konusunda yardımlaşmak, konuşmak, bu yolda dayanışma içerisinde olmak zamanıdır. Kardeşlik hassasiyetleri üzerinde kurulmuş münasebetlerin geliştirilmesi temennisiyle.

 


  • Sayı: 302
  • Sayı: 301
  • Sayı: 300
  • Sayı: 299
  • Sayı: 298
  • Sayı: 297
  • Sayı: 296
  • Sayı: 295
  • Sayı: 294
  • Sayı: 293
  • Sayı: 292
  • Sayı: 291