Eğitim Sisteminde Değişim Yapısal Sorunlar, Din Eğitimi Ve Neoliberalizm

 

Modern Tatar edebiyatının kurucularından Fatih Kerimî 1912 yılında başyazarı olduğu Vakit gazetesine
dönemin İstanbul’u ve Balkan Savaşı’yla ilgili gönderdiği yazılarını İstanbul Mektupları
adıyla kitaplaştırmıştır. İstanbul’da görüştüğü Said Halim Paşa ona, Rusya Müslümanlarının ahvaline
dair “Okuyorlar mı? Mektep ve medreseleriniz ne haldedir? Müslümanlar arasında hüner ve sanat var
mı? Mollalarınız nasıl, ahval-i zamandan haberdar insanlar mı?” gibi sorular sorar. Bu türden sorduğu
sorular Said Halim Paşa’nın düşünce dünyasının bazı meselelerini anlaşılır kılar.
Bürokrat Tevfik Biren ise yakın tarih bakımından önemli olan hatıralarında Said Halim Paşa’nın
evinde yaptıkları sohbetler esnasında medreseler varken mektepler açmanın doğru olmadığını
düşündüğünü belirtir. Diğer taraftan Mehmed Âkif’in de medreseleri eleştirdiğini biliyoruz. Bütün
bu meseleler aslında Müslümanların modern dünya karşılaşmalarından bu yana sadece eğitim
alanında süren önemli sorunlardandır. Bugün Türkiye’de medreselerin ‘romantik bir sahiplenmenin”
dışında anlamı yoktur. Fakat eğitime ilişkin tartışmalarda mutlaka medrese meselesi de gündeme
gelir. Mekteplerin yerini okullar almış, eğitim neredeyse tümüyle okullara ve yeni uzmanlara havale
edilmiştir.
Hal böyle olunca Müslüman’ca eğitimin başka bir karakteristik özelliği de “Ya büneyye/
Çocuğum!” şefkatine sahip oluşu yani Kur’ân-ı Kerim’in Müslümanlara örnek gösterdiği eğitim
tablosu/formatı olarak Hz. Lokman’ın oğluna verdiği eğitimde öne çıkan “Ya büneyye!” şefkat tonu
kurumların soğukluğu arasında yitip gitti.
Bu düşüncelerle hazırladığımız eğitim konulu dosyamızda hem Milli eğitim sisteminde son
yıllarda yapılan reformları sorgulamayı hem de bir imkan olarak görülebilecek yeni durumların nasıl
daha nitelikli hale dönüştürülebileceği meselesi üzerinde durduk. Aynı zamanda Amerika’daki bazı
eğitim uygulamalarının arka planını ortaya koyan bir yazıyla da dünyada eğitim alanında yaşanan
değişikliklerin ortak bazı yönlerini hatırlatmayı düşündük.
Bizden sonraki kuşakların toplum hayatı içerisinde yer edinmelerini sağlayacak olan bilgi, beceri
ve anlayış (bilinç) kazanmalarına yardım etme etkinliği olarak tanımlanan okulda eğitim meselesi
bugün de önemini koruyan, buna karşın sorunları da içinde barındıran bir haldedir. Milli Eğitim
Bakanlığı’nın zorunlu eğitime başlama yaşını öne çekerek kesintili hale getirdiği sekiz yıllık eğitim
uygulamaları başta olmak üzere eğitim alanında yapmış olduğu değişiklikler bir yönüyle 28 Şubat
uygulamalarından kısmi dönüşü içeriyor. Okullarda seçmeli ders olarak okutulacak olan Kur’ân-ı
Kerim ve Siyer dersleri, İmam Hatip ortaokullarının açılışı, katsayı engelinin kaldırılması gibi
uygulamalar üzerinde durulması yapılan değişikliklerin başkaca boyutlarını görünmez kıldı. 4+4+4
Modeli, imam-hatip ortaokullarının açılmasından ya da öğretim programlarına seçmeli siyer ve
Kur’ân derslerinin eklenmesinden daha fazlasını ifade etmektedir. Elbette bu değişiklikler önemli,
fakat eğitim sisteminin felsefesinde, esaslarında bir değişim önermiyor bu uygulamalar. Sözgelimi
2488 sayılı Tebliğler Dergisi’nin, Atatürkçülük konularının istisnasız her dersin müfredatına
serpiştirilmesini zorunlu kılan hükümleri hâlâ yürürlükte. Öte yandan okullar öğrenciler açısından
yaşanılabilir bir mekan olmanın çok uzağında. Müfredata konulan oyun içerikli etkinlikler bahçesiz
ve sürekli olarak dikey olarak inşa edilen binalarda uygulama imkanı bulamıyor.
Eğitim sisteminin en önemli aktörü olan eğiticilerin eğitimi meselesi, niceliğe indirgenen
seminer ve hizmet içi eğitim dışında hiç düşünülmüyor. Daha temel bir sorun olarak karşımıza
çıkan neoliberal model ise aslında yıllardır okullarda uygulanan bir model. Okullara ayrılan bütçe
okulların sağlıklı bir mekân olmasına yetecek miktarda değil. Bu yüzden okulların öğretmen
maaşları dışındaki bütün giderlerinin neredeyse tümünü okul aile birlikleri vasıtasıyla bizzat öğrenci
velileri karşılıyor. Kabaca özetlediğimiz bu hususlarda ciddi değişiklikler yapılmadığı sürece eğitim
sistemindeki sorunlar giderilemeyecek, kısır döngüden çıkılamayacaktır. Bu bakımdan Milli Eğitim
Sistemi’nde son yıllardaki değişimin taşıdığı siyasal, kültürel ve ekonomik kodları incelemek, sistemin
tamamındaki değişimin istikametini anlama konusunda önemli argümanları ortaya koyabilir.
Umran

 

     Editör                                                               Ekim 2012, Sayı: 218, Sayfa: 1

     Modern Tatar edebiyatının kurucularından Fatih Kerimî 1912 yılında başyazarı olduğu Vakit gazetesine dönemin İstanbul’u ve Balkan Savaşı’yla ilgili gönderdiği yazılarını İstanbul Mektupları adıyla kitaplaştırmıştır. İstanbul’da görüştüğü Said Halim Paşa ona, Rusya Müslümanlarının ahvaline dair “Okuyorlar mı? Mektep ve medreseleriniz ne haldedir? Müslümanlar arasında hüner ve sanat varmı? Mollalarınız nasıl, ahval-i zamandan haberdar insanlar mı?” gibi sorular sorar. Bu türden sorduğu sorular Said Halim Paşa’nın düşünce dünyasının bazı meselelerini anlaşılır kılar. Bürokrat Tevfik Biren ise yakın tarih bakımından önemli olan hatıralarında Said Halim Paşa’nın evinde yaptıkları sohbetler esnasında medreseler varken mektepler açmanın doğru olmadığını düşündüğünü belirtir. Diğer taraftan Mehmed Âkif’in de medreseleri eleştirdiğini biliyoruz. Bütün bu meseleler aslında Müslümanların modern dünya karşılaşmalarından bu yana sadece eğitim alanında süren önemli sorunlardandır. Bugün Türkiye’de medreselerin ‘romantik bir sahiplenmenin” dışında anlamı yoktur. Fakat eğitime ilişkin tartışmalarda mutlaka medrese meselesi de gündeme gelir. Mekteplerin yerini okullar almış, eğitim neredeyse tümüyle okullara ve yeni uzmanlara havale edilmiştir.

     Hal böyle olunca Müslüman’ca eğitimin başka bir karakteristik özelliği de “Ya büneyye/Çocuğum!” şefkatine sahip oluşu yani Kur’ân-ı Kerim’in Müslümanlara örnek gösterdiği eğitim tablosu/formatı olarak Hz. Lokman’ın oğluna verdiği eğitimde öne çıkan “Ya büneyye!” şefkat tonu kurumların soğukluğu arasında yitip gitti.

     Bu düşüncelerle hazırladığımız eğitim konulu dosyamızda hem Milli eğitim sisteminde son yıllarda yapılan reformları sorgulamayı hem de bir imkan olarak görülebilecek yeni durumların nasıl daha nitelikli hale dönüştürülebileceği meselesi üzerinde durduk. Aynı zamanda Amerika’daki bazı eğitim uygulamalarının arka planını ortaya koyan bir yazıyla da dünyada eğitim alanında yaşanan değişikliklerin ortak bazı yönlerini hatırlatmayı düşündük.

     Bizden sonraki kuşakların toplum hayatı içerisinde yer edinmelerini sağlayacak olan bilgi, beceri ve anlayış (bilinç) kazanmalarına yardım etme etkinliği olarak tanımlanan okulda eğitim meselesi bugün de önemini koruyan, buna karşın sorunları da içinde barındıran bir haldedir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın zorunlu eğitime başlama yaşını öne çekerek kesintili hale getirdiği sekiz yıllık eğitim uygulamaları başta olmak üzere eğitim alanında yapmış olduğu değişiklikler bir yönüyle 28 Şubat uygulamalarından kısmi dönüşü içeriyor. Okullarda seçmeli ders olarak okutulacak olan Kur’ân-ı Kerim ve Siyer dersleri, İmam Hatip ortaokullarının açılışı, kat sayı engelinin kaldırılması gibi uygulamalar üzerinde durulması yapılan değişikliklerin başkaca boyutlarını görünmez kıldı. 4+4+4 Modeli, imam-hatip orta okullarının açılmasından ya da öğretim programlarına seçmeli siyer ve Kur’ân derslerinin eklenmesinden daha fazlasını ifade etmektedir. Elbette bu değişiklikler önemli, fakat eğitim sisteminin felsefesinde, esaslarında bir değişim önermiyor bu uygulamalar. Sözgelimi 2488 sayılı Tebliğler Dergisi’nin, Atatürkçülük konularının istisnasız her dersin müfredatına serpiştirilmesini zorunlu kılan hükümleri hâlâ yürürlükte. Öte yandan okullar öğrenciler açısından yaşanılabilir bir mekan olmanın çok uzağında. Müfredata konulan oyun içerikli etkinlikler bahçesiz ve sürekli olarak dikey olarak inşa edilen binalarda uygulama imkanı bulamıyor.

     Eğitim sisteminin en önemli aktörü olan eğiticilerin eğitimi meselesi, niceliğe indirgenen seminer ve hizmet içi eğitim dışında hiç düşünülmüyor. Daha temel bir sorun olarak karşımıza çıkan neoliberal model ise aslında yıllardır okullarda uygulanan bir model. Okullara ayrılan bütçe okulların sağlıklı bir mekân olmasına yetecek miktarda değil. Bu yüzden okulların öğretmen maaşları dışındaki bütün giderlerinin neredeyse tümünü okul aile birlikleri vasıtasıyla bizzat öğrenci velileri karşılıyor. Kabaca özetlediğimiz bu hususlarda ciddi değişiklikler yapılmadığı sürece eğitim sistemindeki sorunlar giderilemeyecek, kısır döngüden çıkılamayacaktır. Bu bakımdan Milli Eğitim Sistemi’nde son yıllardaki değişimin taşıdığı siyasal, kültürel ve ekonomik kodları incelemek, sistemin tamamındaki değişimin istikametini anlama konusunda önemli argümanları ortaya koyabilir.

                                                                                                             Umran

 


  • Sayı: 301
  • Sayı: 300
  • Sayı: 299
  • Sayı: 298
  • Sayı: 297
  • Sayı: 296
  • Sayı: 295
  • Sayı: 294
  • Sayı: 293
  • Sayı: 292
  • Sayı: 291
  • Sayı: 290