HÜRMÜZ ÇIKMAZI Enerji Savaşları, Stratejik Otonomi ve Yeni İttifaklar

 

        Editör                                     Mayıs 2026, Sayı: 381, Sayfa: 1

 

Felaketlerin kapıya dayandığı, kapitalizmin çarkları arasında ezildiğimiz günümüz dünyasında toplumu bir arada tutan ahlaki değerlerin yitirilmesinin yol açtığı dehşetle izlediğimiz menfur hadiseler yaşıyoruz. Her şey bakış açısına bağlı ama rekabeti putlaştıran insanlık yaşanan kötülüklere teslim olmakla her şeyin sorumluluğunu sırtlanmak arasına sıkışmış durumdadır.

 

Gün geçmiyor ki “Dünyayı anlamak için hem maddi analizi, jeopolitik ve ekonomi-politik analizi hem de psikolojik analizi aynı anda elimizde tutmamız gerektiğine inanıyorum.” diyen psikoloğun sözünü doğrulayan bir hadise yaşanmasın. Hazcılık, teşhircilik, tahammülsüzlük, saldırganlık, sorumsuzluk ve şiddetle bağlantılı “nihilizm” bireysel düzlemle sınırlı değil. Mesela yapay zekâya bel bağlayıp algoritmik savaş ilanı Palantir’in yirmi iki maddelik manifestosu gibi geleceği karartan vehimler insanları umutsuzluğa düşürmektedir.

 

Böylesi gelişmelerin de tesiriyle ailenin zayıflaması ve çocuk yetiştirme geleneğinin işlevini yerine getiremez duruma gelmesi karşısında sosyal kriz derinleşiyor. Başkalarına acı çektiren nihilist narsizmin yükselişi bununla bağlantılıdır. Emperyalizmin sadece bir ekonomik sistem değil, aynı zamanda ruhsal bir yıkım mekanizması olduğunu kavrayarak yeni aile ve çocuk sosyolojisine uygun bir politika, dil ve söylem geliştirilmesi ertelenemez bir zorunluluk hâline gelmiştir. Bizi biz kılan değerlerimiz temelinde aile ve çocukla ilgili hayatı bütüncül bir bakış açısıyla kavramamız gerekiyor. Aksi takdirde aile ve çocuk sorunlarının çözümüne yönelmemiz mümkün olmayacaktır.

 

Öte yandan “beyaz imparatorluk” diye adlandırabileceğimiz beş yüz yıllık sömürgeci yapı narsistik ve psikopatik karakterli liderleriyle her yere saldırmaya devam ediyor. ABD ile Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik tahakkümünü, nükleer tartışmaların çok ötesinde küresel bir koz hâline getiren İran arasındaki ateşkes arayışları sürüyor. Diğer yandan Washington ve Tel Aviv hattında derinleşen stratejik çatlak ülkeleri farklı ittifak arayışlarına yöneltiyor. Netanyahu’nun “Büyük İsrail” idealiyle sınırları fiilen genişletmesi ise hız kesmeden sürüyor.

 

Trump, MOSSAD’la Netanyahu tarafından; İran’ın Ocak ayındaki ayaklanma girişiminden sonra iyice zayıfladığına ve  “şok ve dehşet” kampanyasıyla bir lider tasfiye stratejisi uygulanırsa İran rejiminin çökeceği vehmiyle İran’a saldırdı. Hâlbuki bütün varsayımları hatalıydı. ABD’nin İran’la sulh olmasının önündeki en büyük engel konumundaki İsrail’in ise bambaşka bir gayesi var: Sınırları parçalayarak genişletmek. Lübnan’da, Suriye’de ve elinin uzandığı her yerde yaptıklarından bunu anlamak mümkün…

 

Siyonist şebekenin tüm yaptıklarının arka planında ise Nil’den Fırat’a kadar uzanan o ‘Büyük İsrail’ ham hayali yatıyor. ABD’de ise fiyatlar durmadan yükseliyor ve bu durum herkesi derinden etkiliyor. Bu yüzden Trump için ucu açık bir savaş korkunç bir senaryo; önünde ara seçimler var, Cumhuriyetçiler kendi içinde bölünmüş vaziyette, büyük sermaye grupları ve onların güdümündeki bürokrasi/medya ilişkileri güçlü Siyonist lobiye karşın ortalama bir Amerikalının gözündeki İsrail imajı yerle bir olmuş durumda. Giderek daha fazla Amerikalı, Siyonist rejimin Amerikan dış politikasının boynuna dolanmış devasa bir albatros olduğunun farkına varıyor.

 

Şer İttifakı’nın saldırılarına mukabil İran’ın karşı hamleleri, Batı’nın veya Amerika’nın itiraf edebileceğinden çok daha stratejik ve etkili oldu. Ancak İran’ın özellikle altyapı açısından çok ciddi zarar gördüğünü, bunun kısa ve orta vadede içeride ciddi sorunlara yol açacağını tahmin etmek güç değil. Buna rağmen bugün Hürmüz Boğazı’nı kapatmasında da görüldüğü üzere elindeki kozları korumak istiyor. Asimetrik savaşın “kazanamayacaksan kaybetmeyeceksin” prensibini uygulayarak masadan en yüksek tavizi kopararak kalkmayı planlayan her iki tarafın da şu an duraksadığı aşikâr. Trump’ın yaptığı her şeyin yaşadığı yenilgileri unutturmaya yönelik bir dikkat dağıtma çabasından ibaret olduğu anlaşılıyor. Nitekim İslamabad’daki görüşmeler emekleme aşamasında kaldı; sadece çatışmaların durdurulması üzerinde anlaşıldı. Bu görüşmelerdeki asıl sorun nükleer meselesi değildi. Nükleer konuda mutabakata varmak artık Hürmüz Boğazı meselesinden çok daha kolay. İran ne olursa olsun Hürmüz kartından vazgeçmeyeceğini ortaya koydu.

 

Başlangıçta tarafsız kalmaya çalışan Körfez ülkeleri ise İran’ın bu ülkelerdeki ABD hedeflerini vurmasıyla birlikte ABD’yi savaşı sürdürmesi yönünde destek vermeye başladılar. Körfez İş Birliği Konseyi üç kampa bölünmüş durumda artık. Bir tarafta barıştan yana olan Katar ve Umman var, diğer uçta ise daha saldırgan bir tutum sergileyen ve OPEC’ten ayrılan Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn. Barış ve savaş kamplarının ortasında ise sürekli bir taraftan diğerine savrulan Suudi Arabistan ve Kuveyt yer alıyor. Savaş sonrasında Körfez’in nasıl bir yer olacağını tahmin etmek güç. Esip gürleyen Trump aradan çekilse bile Körfez’de sular durulmayacak. Hürmüz’den geçişi sadece petrol fiyatlarındaki bir artış değil, hidrokarbon dünya düzeninin bir stres testi görmek gerekiyor. Türkiye ise petro-devletten elektro-devlete geçişin ve ABD-Çin arasındaki teknolojik bölünmenin tam fay hattı üzerinde yer alıyor.

 

Modern jeopolitik dengelerin hızla sarsıldığı bir dönemde ABD ve İsrail ile geçerli bir ateşkes antlaşması yapılamayacağı da bir başka hakikat. Hürmüz Boğazı’ndaki krizin sona erip ermeyeceğini önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ama kesin olan bir şey var ki o da İsrail’in yerleşimci saldırgan siyaseti, İran’ın ise can havliyle bilhassa Körfez’deki komşularını namlunun ucuna getirmesi bölgedeki pek çok aktörü ‘yeni iş birliği’ arayışlarına itmektedir. Ortadoğu’da yeni bir düzenin, bölge halkları ve aktörleri belirleyici rol üstlenmeden şekillenmesi artık ne mantıklıdır ne de gerçekçidir. Bölge ülkelerinin ABD gibi devletlere karşı müşterek bir tavır koymalarının olumlu bir sonuç doğurmaması mümkün değildir.

 

Unutmayalım ki Müslümanların dirilerek beraberliklerini geliştirip kendi güvenliklerini ve onunla birlikte dünya barışını da teminat altına almadıkları takdirde insanlık için büyük tehlike mevcut olacaktır. Umut, İslâm’da ve uyanıp dirilirsek biz Müslümanlardadır. Haccımız ve kurbanlarımızla, inancımızla, ibadetlerimizle ve ahlakımızla, üstün şuur,  esaslı düşünce ve atılımlarımızla İslâm’ın yeniden dirilişini gerçekleştirmeliyiz.

 

Yeni sayımızda buluşmak temennisiyle.

Umran


  • Sayı: 381
  • Sayı: 380
  • Sayı: 379
  • Sayı: 378
  • Sayı: 377
  • Sayı: 376
  • Sayı: 375
  • Sayı: 374
  • Sayı: 373
  • Sayı: 372
  • Sayı: 371
  • Sayı: 370