Antisosyal ‘Sosyallik’

     Editör                                                             Kasım 2010, Sayı: 195, Sayfa: 1

 

‹nsana bugün her şey ‘normal’ görünüyor. Normalliğin sınırlarını çizen normlar aşındırılarak
buharlaştırılıyor. Bu yumuşak buharlaşma ise, pek çok tehlikeyi de beraberinde getirdi.
Alışkanlıkların getirdiği duyarsızlaşma hayatımızı kuşatan eylemsizleştirmeyi de gündem yaptı. Andy
Warhol, ‘15 dakika’ demişti ama bugün insanlar, ortalıkta görünmek için sadece bir dakikaya bile
razı. Fark edilme tutkusu hatta takıntısı, ekranlarda tavan yapmış durumda.
Yaşamın çemberini cam fanus içine çekerek daraltan, izle(n)me de bu eylemlerden; alıştığımız
ya da alışmak zorunda bırakıldığımız anormal ‘normallerden’ biri. George Orwell, 1984’ü yazdığı
yıllarda, gözetlemenin ileride daha büyük bir baskı unsuruna dönüşeceğini not ettiğinde, herhalde
bugün yaşananların yoğunluğunu kestiremezdi. Evet, gözetleme, günümüzde de baskı aracı internette
paylaşım sitelerindeki gönüllü teşhircilik, muhakkak 1984 yazarını da çok şaşırtırdı. Hal Niedzviecki,
tarihsel sürecini ele aldığı bu eylemin bütününe ‘dikizleme kültürü’ adını vermiş. Bunun, nasıl bir
‘kültür’ haline geldiğini sorgulamak onu, hem düşündürücü hem de trajikomik sonuçlara götürmüş.
Herkesin birbirinin bahçesine, evine, yatak odasına ve neredeyse tüm mahrem dünyasına,
hayatına kamp kurduğu geç modern zamanlarda, insanlarca bilinmeyen pek az şey kalmasına
şaşmamak gerek. İşte buna ‘dikizleme kültürü’, ‘abartılı paylaşım’ ‘mahremiyetin kaybı/dönüşümü’
ve ‘dünyevilik’ diyebiliriz pekâlâ. Öte yandan ortaya çıkan fütursuz teşhircilik gizli servislerin,
dolandırıcıların ve kişisel düşmanların ele geçirmek için mesai harcadığı bilgileri, kendiliğinden
ve eksiksiz şekilde paylaşıma sunmada üzerinde durulması gereken bir başka konu. Görmek ve
görülmekten öte bilmek ve bilinmek’ önce biraz sonra neredeyse kamuya açılan ve kaybolan
mahremiyet. Her an burun sokulacak yeni yaşamlar arama dürtüsü. Ünlü ya da sıradan; olabildiğince
çok hayata girmeye, mahrem olan her şeyi kamusallaştırmaya gayret ediyoruz. Bunu yaparken elbette
çelişki içindeyiz, Niedzviecki bunu çok güzel yakalamış: “Bir taraftan yüksek güvenlikli evlerimizde, kilitli
kapıların ardında saklanıyor, kendimizi dünyadan cep telefonumuzun ya da MP3 çalarımızın kulaklığını
takarak soyutluyoruz. Bir taraftan da bütün sırlarımızı blogumuzda ve sosyal paylaşım ağlarında anlatıyor,
fotoğraf ve video yüklüyor; televizyon programlarında ve aklımıza gelebilecek buna benzer yerlerde içimizi
döküyoruz.”
Dikkat çekmek için teşhir etmek ve edilmek, artık normların sınır koyamadığı heva ve
hevesin cirit attığı bir büyük fanus. Çoğunlukla ipin ucu kaçıyor, sanal ile gerçek birbirine
karışıyor. ‘Gerçeğe’ dönüşen sanallık içinde kendini tatmin etmeye uğraşan milyonlarca
insan var ve bu toplumsallığı onun değerlerini etkiliyor. Bu ‘insanlığını yitirmiş insanlık’
sorununun en görünür haklı ‘dikizleme kültürü’ kişinin kendini birey gibi hissetmesi, küçük
sanal tatminlerle dünyayı kucaklaması ve ona egemen olduğunu sanmasını sağlıyor. İnsanlığın
gelip dayandığı nokta, insanın kendini metalaştırmasının bir türü olarak da görebileceğimiz
‘hepimizin hayatı izlenmeye değer, hepimizin hayatı para eder’ temasıdır.
Filmler, gösteriler, diziler ve televizyon programlarının büyük bir kısmı bu tema etrafında
dolanıyor. Atsineğine dönüşen kamera eşliğinde, insanın en gizli noktalarının keşfi.
Sanallıkla kurgunun bir zaferi olan bu dünya çoğu zaman ‘hayatın kendisinden de heyecan verici’ bir
şey olarak algılanmakta. Öyle ki ‘uydurma hikâyeler, hayatın kendisine benzedikçe daha da dikkat
çekiyordu.’
Toplumda tedirginlik yaratan, hemen her şeyin (cinayet, kargaşa vb.) eğlence
veya ‘topluma hizmet’ amacıyla öyküleştirilmesi, dizi toplumunun da doğuşuna işaret eder.
Böyle olunca, güvenlik ve mahremiyet adına hemen her şey geriye itiliveriyor. Bu dünyanın bakışına
göre mahremiyet hiçbir şeydir, paylaşmak ve fark edilmek her şey!..
‘Dikizleme kültürü’ ile ‘abartılı paylaşım’, bize antisosyal bir ‘sosyallik’ sunuyor. Bu durumu
merkeze alan bir dosya hazırladık bu sayıda. Sanallık ile gerçeklik arasındaki bu eksen kaymasını
farklı boyutlarıyla çözümleyen yazılar yer alıyor.
Yeni sayımızda buluşmak üzere.
Umran

     İnsana bugün her şey ‘normal’ görünüyor. Normalliğin sınırlarını çizen normlar aşındırılarak buharlaştırılıyor. Bu yumuşak buharlaşma ise, pek çok tehlikeyi de beraberinde getirdi. Alışkanlıkların getirdiği duyarsızlaşma hayatımızı kuşatan eylemsizleştirmeyi de gündem yaptı. Andy Warhol, ‘15 dakika’ demişti ama bugün insanlar, ortalıkta görünmek için sadece bir dakikaya bile razı. Fark edilme tutkusu hatta takıntısı, ekranlarda tavan yapmış durumda.

     Yaşamın çemberini cam fanus içine çekerek daraltan, izle(n)me de bu eylemlerden; alıştığımız ya da alışmak zorunda bırakıldığımız anormal ‘normallerden’ biri. George Orwell, 1984’ü yazdığı yıllarda, gözetlemenin ileride daha büyük bir baskı unsuruna dönüşeceğini not ettiğinde, herhalde bugün yaşananların yoğunluğunu kestiremezdi. Evet, gözetleme, günümüzde de baskı aracı internette paylaşım sitelerindeki gönüllü teşhircilik, muhakkak 1984 yazarını da çok şaşırtırdı. Hal Niedzviecki, tarihsel sürecini ele aldığı bu eylemin bütününe ‘dikizleme kültürü’ adını vermiş. Bunun, nasıl bir ‘kültür’ haline geldiğini sorgulamak onu, hem düşündürücü hem de trajikomik sonuçlara götürmüş.

     Herkesin birbirinin bahçesine, evine, yatak odasına ve neredeyse tüm mahrem dünyasına, hayatına kamp kurduğu geç modern zamanlarda, insanlarca bilinmeyen pek az şey kalmasına şaşmamak gerek. İşte buna ‘dikizleme kültürü’, ‘abartılı paylaşım’ ‘mahremiyetin kaybı/dönüşümü’ ve ‘dünyevilik’ diyebiliriz pekâlâ. Öte yandan ortaya çıkan fütursuz teşhircilik gizli servislerin, dolandırıcıların ve kişisel düşmanların ele geçirmek için mesai harcadığı bilgileri, kendiliğinden ve eksiksiz şekilde paylaşıma sunmada üzerinde durulması gereken bir başka konu. Görmek ve görülmekten öte bilmek ve bilinmek’ önce biraz sonra neredeyse kamuya açılan ve kaybolan mahremiyet. Her an burun sokulacak yeni yaşamlar arama dürtüsü. Ünlü ya da sıradan; olabildiğince çok hayata girmeye, mahrem olan her şeyi kamusallaştırmaya gayret ediyoruz. Bunu yaparken elbette çelişki içindeyiz, Niedzviecki bunu çok güzel yakalamış: “Bir taraftan yüksek güvenlikli evlerimizde, kilitli kapıların ardında saklanıyor, kendimizi dünyadan cep telefonumuzun ya da MP3 çalarımızın kulaklığını takarak soyutluyoruz. Bir taraftan da bütün sırlarımızı blogumuzda ve sosyal paylaşım ağlarında anlatıyor, fotoğraf ve video yüklüyor; televizyon programlarında ve aklımıza gelebilecek buna benzer yerlerde içimizi döküyoruz.

     ”Dikkat çekmek için teşhir etmek ve edilmek, artık normların sınır koyamadığı heva ve hevesin cirit attığı bir büyük fanus. Çoğunlukla ipin ucu kaçıyor, sanal ile gerçek birbirine karışıyor. ‘Gerçeğe’ dönüşen sanallık içinde kendini tatmin etmeye uğraşan milyonlarca insan var ve bu toplumsallığı onun değerlerini etkiliyor. Bu ‘insanlığını yitirmiş insanlık’ sorununun en görünür haklı ‘dikizleme kültürü’ kişinin kendini birey gibi hissetmesi, küçük sanal tatminlerle dünyayı kucaklaması ve ona egemen olduğunu sanmasını sağlıyor. İnsanlığın gelip dayandığı nokta, insanın kendini metalaştırmasının bir türü olarak da görebileceğimiz ‘hepimizin hayatı izlenmeye değer, hepimizin hayatı para eder’ temasıdır.

      Filmler, gösteriler, diziler ve televizyon programlarının büyük bir kısmı bu tema etrafında dolanıyor. At sineğine dönüşen kamera eşliğinde, insanın en gizli noktalarının keşfi. Sanallıkla kurgunun bir zaferi olan bu dünya çoğu zaman ‘hayatın kendisinden de heyecan verici’ birşey olarak algılanmakta. Öyle ki ‘uydurma hikâyeler, hayatın kendisine benzedikçe daha da dikkat çekiyordu.

     ’Toplumda tedirginlik yaratan, hemen her şeyin (cinayet, kargaşa vb.) eğlence veya ‘topluma hizmet’ amacıyla öyküleştirilmesi, dizi toplumunun da doğuşuna işaret eder. Böyle olunca, güvenlik ve mahremiyet adına hemen her şey geriye itili veriyor. Bu dünyanın bakışına göre mahremiyet hiçbir şeydir, paylaşmak ve fark edilmek her şey!..

     ‘Dikizleme kültürü’ ile ‘abartılı paylaşım’, bize anti sosyal bir ‘sosyallik’ sunuyor. Bu durumu merkeze alan bir dosya hazırladık bu sayıda. Sanallık ile gerçeklik arasındaki bu eksen kaymasını farklı boyutlarıyla çözümleyen yazılar yer alıyor.

     Yeni sayımızda buluşmak üzere.

                                                                                                              Umran

 


  • Sayı: 298
  • Sayı: 297
  • Sayı: 296
  • Sayı: 295
  • Sayı: 294
  • Sayı: 293
  • Sayı: 292
  • Sayı: 291
  • Sayı: 290
  • Sayı: 289
  • Sayı: 288
  • Sayı: 287