BÜYÜK GÜÇ REKABETİNİN YENİ STRATEJİSİ
NATO 3.0 Söylemi, İç Gerilimler ve Stratejik Bağımsızlık
NATO’nun, ABD’nin Avrupa üzerindeki hâkimiyetini sağlamak yahut saklamak maksadıyla kurulmuş bir ittifak sistemi olduğu yönündeki analizlerin geçerliliğini koruyup korumadığı tartışıladursun dünya düzeni ciddi bir kriz yaşıyor. Atlantik ittifakının Soğuk Savaş’ın nihayete erip Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra da Rusya’yı çevreleme stratejisinden vazgeçtiğini söylemek imkânsız. Nitekim uzadıkça uzayan Ukrayna-Rusya Savaşı sürecinde ABD ile ittifakın Avrupa kanadı arasındaki çatlağın büyümesi de bir yönüyle bununla bağlantılı. Avrupa’da nükleer silahlanmayı daha da artırmaya hazırlanan NATO Rusya sınırına yakın bölgelerde nükleer silah konuşlandırılmasını değerlendiriyor.
Bunlara rağmen NATO’nun 1989’dan sonra varoluş gerekçesinde önemli sayılabilecek birtakım değişiklikler vuku buldu. Stratejik planlamasının merkezine İslâm dünyasını yerleştiren NATO yetkilileri 1990’larda bu bağlamda pek çok beyanat verdiler. 11 Eylül 2001 sonrasında ittifakın daha önce hiç kullanılmayan meşhur nefs-i müdafaa maddesi bu dönemde ilk kez yürürlüğe konuldu. ‘Terörizm’ bahanesiyle, Afganistan müdahalesiyle coğrafi sınırları genişleyen NATO küresel bir askerî ittifaka dönüştü. Gelgelelim ittifak attığı nutuklar kadar başarılı değildi; yıllar içinde Afganistan, Libya gibi müdahaleleri yüzünden uluslararası kamuoyunda haklı olarak eleştirildi.
Hâl böyleyken Türkiye’de Atlantik ittifakını hâlâ Soğuk Savaş döneminin yatkınlıkları üzerinden tartışmanın pek bir anlamı bulunmadığı gibi dünya düzeninin içinde bulunduğu şartları izah noktasında da bir katkısı yoktur. Mesela Türkiye’yi vesayet odaklarına teslim eden 27 Mayıs 1960 Darbesi’ni NATO karşıtlığı üzerinden savunmak bunun güncel tezahürlerindendir. Ayrıca NATO’nun Türkiye’deki ‘yeraltı’ yapılanmasını sadece Fetullahçılar ekseninde okumanın da büyük bir yanılgı olduğu vurgulanmalıdır. Neredeyse milletin ruh kökünü kurutacak her aktivite içinde cazgırca yer kapanların bu noktadaki analizleri sömürgeci tutsak zihinlerin yansımasıdır.
Türkiye, 7-8 Temmuz 2026 tarihleri arasında ittifakın geleceğine ilişkin kararların alındığı NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yaptı. Uluslararası diplomasinin nasıl işlediğini gözlemlemek için önemli fırsatlar sunan Ankara’daki zirve, medyada daha çok karşılama törenlerinde seçilen müziklerden hazırlanan gösterilerin her mecraya uygun sunumu gibi göstergelerle konuşuldu. Zirve öncesinde kanuni ve meşru protesto hakkını kullanmak isteyen herkesin üstüne gidilmesi ise ister istemez gayrimemnun oluşturma stratejisinin değirmenine su taşıdı.
Kendi güvenlik mekanizmalarını kurma arzusunu her düzlemde dile getiren ancak stratejik yolunu henüz tanımlayamayan Avrupa ülkelerinin ABD’nin patavatsız isteklerinden rahatsızlık duydukları malum. Ancak şunu söylemek gerekir: NATO’nun iç sorunlarından en az etkilenecek ülkelerin başında Türkiye gelmektedir. ABD-Avrupa arasındaki kriz ve çıkar çatışması, Türkiye üzerindeki baskıları azaltacak sonuçlar üretmeye devam ediyor. Öte yandan ekonomik ve askerî çatlaklarla anlam kazanan büyük güç rekabeti sürecindeki manzara eskisinden hayli farklılaşmış vaziyettedir.
Ne var ki transatlantik ilişkilerde derin gerilimlere yol açsa da bu durum NATO’nun ıskartaya çıktığı şeklinde okunamaz ki dönüşümü kavrayamayan ana akım ittifak eleştirileri en çok burada tökezliyor. Çünkü ittifak hâlâ Batı merkezli güvenliğin olmazsa olmazı durumundadır. Ankara’daki zirvede müttefikler arasında yeniden güçlü bir mutabakat, yeni bir sözleşme gerekliliği ve birlikte davranma iradesinin teşekkül ettiği söylenebilir. Topyekûn savunma ekonomisine geçiş kavgası veren ittifakın 2022 Madrid Zirvesi’nde Rusya ve Çin’in tehdit kategorisine yerleştirilmesi büyük güç rekabeti açısından ayrıca düşünülmeyi hak ediyor. Yenilenme zorunluluğu ile karşı karşıya olan NATO’nun siber, teknolojik ve jeopolitik meydan okumalar karşısındaki yaklaşımlarını önümüzdeki günlerde daha net görebileceğiz.
Avrupa ile ABD ve NATO ile, yükselen diğer güçler arasında mekik dokuyan Türkiye’nin kendisini nerede ve nasıl konumlandıracağı ise bundan sonraki en önemli tartışma konularından biri olmaya devam edecek. 2025 yılında yapılan bir ankete göre 10 vatandaşımızdan sadece 3’ünün NATO’ya sıcak bakması milletimizin ferasetinin göstergesi sayılmalı. Türkiye, her ne kadar 1990’larda NATO’nun Kosova müdahalesine destek çıkıp Afganistan’ın yeniden inşa sürecine katkıda bulunduysa da bu ittifakın sürekli İslâm ülkelerine müdahale eden bir tür “Haçlı” ordusu olduğu fikri ülkemizde gittikçe daha fazla kabul gördü. Bunların farkında olan Türkiye şimdilik Atlantik eksenine bağımlı kalmak istemediği gibi yeni güç merkezleriyle bağımlılık ilişkisine yol açabilecek adımlar atmaktan kaçınıyor. Çok cepheli bir dünyada tek cepheli bir ittifak anlayışı yeni krizler doğurmaya adaydır.
Çözümü ve çıkış yolunu kendisinde arayan Türkiye’nin, stratejik bağımsızlığını arttırırken evvel emirde reddi miras siyasetini bırakmasını ve tarihsel misyonunu daha güçlü bir şekilde kuşanmasını mümkün kılacak politikaları devreye alması gerekmektedir. Günümüzün değişen küresel düzenine uyumu amaçlayan NATO 3.0 için gerekli olan güvenlik anlayışıyla hareket eden Türkiye, savunma sanayii altyapısı ve özellikle kümelenmeler, küresel savunma harcamalarındaki yeni genişleme döneminde cesaretli adımlarıyla önemli bir rekabet avantajı sağladı. Ancak eğitim, aile, çocuk, gençlik ve kültür politikalarındaki tezatları giderip kendine dosdoğru bir istikamet tayin etme noktasında aynı ivmeyi yakalayamadı. Ülkemizin en temel çelişkisinin bu meselelerde düğümlendiğini üzülerek ve endişeyle belirtmek durumundayız.
Savunma sanayisinin önümüzdeki dönemlerde Türkiye’nin kalkınma stratejisinin temel sütunlarından biri olacağı açık. Peki, çatışmanın yeni coğrafyasını bilişsel savaşın oluşturduğu bu zamanlarda ülkemizin, bilginin ve eşyanın hakikatteki doğru yerine konulmasını içeren bir kalkınma planı var mı? Ne yazık ki buna hemen evet diyebilecek durumda değiliz. Dolayısıyla küresel ifsadın yapay zekâ ve otonom teknolojiler ekseninde yeniden kurgulandığı ve yapay zekâ tabanlı operasyonel risklerin hemen her şeyin göbeğine yerleştiği bu dönemde asıl mesele eğitimi insanın hakikati, faydayı, başarıyı ve hayatın nihai anlamını nasıl tanımladığını belirleyen bir anlam sistemi olarak kavramaktır. İnsanımızın; dünyayı, bilgiyi, eğitimi, toplumu ve nihai gayesini anlamlandırmasını sağlayacak anlam haritasına önem vermediğimiz takdirde bizi bekleyen akıbet tekâsür (çoklukla ve çoğunlukla övünme) çağının oyuncakları arasında kaybolmak olacaktır.
Neticede Türkiye’nin geleceği yalnızca savunma sanayiine değil, kendi anlam dünyasını yeniden inşa etme kapasitesine bağlıdır. Ülkemiz tarihsel misyonunu hatırlayarak hem kendi iç tutarlılığını yeniden kurma hem de küresel ölçekte daha dengeli bir anlam ve adalet ufku üretme imkânına sahiptir. Eyyamcılığın aşılması, hem ferdi hem toplumsal düzeyde epistemik ve ahlaki bir yeniden canlanmanın ön şartıdır. Unutmayalım ki dünya, insanın mesuliyet üstlendiği, emanet şuuruyla yaşadığı ve ahirete dönük bir anlam çerçevesinde değerlendirdiği bir imtihan alanıdır.
Yeni sayımızda buluşmak temennisiyle…
Umran