Nasıl Bir Dünyada Yaşıyoruz? -Afetler, Mülteciler ve Afganistan'da Değişen Dengeler-

 

      Editör                                   Eylül 2021, Sayı: 325, Sayfa: 1

Korona salgınının devam ettiği ve kelimenin her anlamıyla hararetli geçen yaz mevsiminde ülkemizde yangın, kuraklık, sel, mülteci krizi, dünyada ise Tunus’taki darbe ve Washington’ın ABD birliklerini geri çekme kararını müteakiben Afganistan’da Taliban’ın ikinci döneminin başlamasıyla neticelenen gelişmeler ön plana çıktı.

Afganistan’ın içinde bulunduğu siyasi şartlar ve Taliban’ın nasıl bir hareket hattı izleyeceğiyle ilgili iyimserlikten karamsarlığa uzanan birtakım yorumlar yapılıyor. Hiç şüphesiz Afganistan’ı bekleyen sınavlar, yirmi yıllık savaştan daha zorlu bir süreç teşkil edecektir. Kurulacak yeni hükûmet bunları başarıyla atlatabilirse, ülke için müspet bir gelecek ve daha ötesinden söz etmek mümkün olabilecektir. Sahadaki gelişmeler, sonu gelmez iç çatışmalarla devam eden kaostan bıkan Afganistan halkının genelinin Taliban’ın yeniden yönetime geçmesini kabullendiğini, hareketin yönetim politikasını beklediğini göstermektedir. Ne var ki ekranlarda/sosyal medya mecralarında Afganistan üzerine siyasi yorum yaptığını sananların büyük çoğunluğu, Batı’nın şeytanlaştırdığı Taliban imgesini pekiştiren ögelerle ilgilenip, büyük bir intikamla sokaklarda kanın akmasını beklerken ABD işgalinin yol açtığı yıkımların yakınından bile geçmemektedirler.

Türkiye’nin de dâhil olduğu savaşların coğrafyamızı altüst ettiği, yıkımın, açlığın ve yoksulluğun kurbanı olan mültecilerin akın akın sınırları zorladığı günlerde ülkemiz bir yandan orman yangınları ile boğuşurken diğer yandan sel felaketi ile karşılaştı. Yaşananlar gösterdiki devletin, afetlerden sonra değil ondan önce riskli bölgelere gidip, riski azaltma noktasında neler yapılabileceğini tespit etmesi ve ona göre afetlere hazırlıklı olması gerekiyor. Son yaşadığımız orman yangınları ve sel felaketlerine afet yönetimi açısından baktığımızda, risk azaltma ve hazırlık aşamalarının ihmal edildiğini görüyoruz.

Öte yandan hayli zamandır gündemde olan Suriyeli mülteciler konusu, toplumda infial yaratarak birtakım provokasyonlarla kaşınırken bir de Afgan mülteciler krizi gelip gündeme oturdu. Türkiye’ye dönük mülteci akınının, kontrol edilmediği takdirde yakın bir gelecekte sosyolojik ve demografik problemler doğuracağı ve bunun sonunda Türkiye’nin içini karıştıracak siyasi bir mesele hâline gelebileceği göz ardı edilmemelidir. Ülke açısından göç meselesinin artık bir “beka” meselesi hâlini aldığı söylenebilir. Zira Afganistan’da Taliban’ın zaferiyle sonuçlanan iç savaşın da etkisiyle başta Afganistan’dan olmak üzere, Orta Asya’dan, Afrika’dan ve dünyanın muhtelif yerlerinden gelenlerle birlikte Türkiye’nin aldığı göçmen sayısı resmî rakamlara göre 4 milyonu aşmıştır; gayrı resmi rakamlar ise krizin boyutunu genişletiyor!

Kardeşliği, dayanışmayı ve merhameti önde tutarak her türlü ırkçılığa ve linç girişimine karşı çıkmak elbette mülteci meselesini konuşmanın başlangıç noktasıdır. Mültecilere ilişkin sorunların gün geçtikçe artmasına ve son aylarda tezahür eden olaylar ve toplumda mültecilere bakışın olumsuz hâle dönüşme tehlikesine karşın bu konudaki yasal düzenlemeler ve çalışmalar maalesef yeterli düzeyde değildir. Esas itibarıyla Türkiye bölgesel bir güç olarak bunca zaman boyunca bu yükü neredeyse tek başına idare ederek muazzam bir iş başarmıştır. Batı ise, mülteci dalgaları kendisine ulaşmadan başka yerlerde durdurmak şeklinde özetlenebilecek bir plan uygulamaktadır. Kapsamlı politikalar uygulanmadığı takdirde Türkiye’nin mülteci meselesine ilişkin sorunlarının her geçen gün daha da artacağını, zamanla içinden çıkılmaz bir hâl alacağını, ülkenin iç huzur ve güvenliği önündeki en büyük engellerden biri hâline gelebileceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek yoktur.

***

İnsanın fıtratı zorlamasıyla ortaya çıkan afetler göstermekledir ki insanın tüketim müptelalığı, heva ve heveslere uyması başta olmak üzere her türlü olumsuz durumu aşarak iki cihan saadetini elde etmesi ancak İslâm sayesinde mümkün olacaktır. Zira İslâm koyduğu sınırlarla insanları ihtiyaç duyduğundan fazlasını tüketmekten alıkoyduğu gibi kazandıklarından bir kısmını Allah yolunda harcamayı tavsiye eder. Buna mukabil sömürü düzenini kullanan Batı ve kapitalizm sistemi iklim krizinin yaşanmasında öncü rol oynadı. Bu noktada atmosfere en çok karbon salan ülkelere bakıldığında karşımıza ABD, Çin ve AB ülkelerinin çıkması hiç de şaşırtıcı değildir. Dünyayı tehdit eden iklim değişikliği krizi artık büyük yangınlar ve sellerle net bir şekilde hissedilir hâle geldi. İklimlerde meydana gelen değişimlerle ilgili çeşitli araştırmalar yapıyorlar. Ancak bu araştırmaları finanse eden yapıların siyasi, fikrî eğilimlerine, ülke yönetimlerinde olanların ilişki zincirine, dünya hâkimiyet mücadeleleri verenlerin öngördükleri stratejilerine bağlı olarak raporlarda gizlenen ya da gizlenmek istenen bazı noktalar vardır.

Kapitalizmle kışkırtılan egoistçe tüketimi yeryüzü kaynaklarının karşılaması mümkün değildir. Kapitalist yağma ve yığma hırsının neticesinde meydana gelen küresel ısınma, atmosferin kirlenmesi, doğanın tahrip edilmesi gibi hususlar amatör ve kontrolsüz tasarımcılığın bir örneğidir. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerim “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.” (Rûm Suresi, 30/41) şeklinde uyarıda bulunmaktadır. Son zamanlarda meydana gelen afetler ve iklim krizi tahribatçı insana sesleniştir, ikazdır! Birkaç nesil sonrasının sağlıklı ve yeterli bir dünyada yaşamasını, günümüz insanının bu sese cevap verme, ikaza duyarlı olma şekli belirleyecektir.

Evet doğal her şey yok olup gidiyor; yanan ormanların yerine yeni ağaçlar dikiliyor, sel enkazı temizleniyor, yıkılan evler yenileniyor, mallar telafi ediliyor. Ama insan eliyle inşa edilen fitne ve fıskla kirletilip harap edilmiş dünya mevcut şartlarda artık kolay tamir edilebilir gözükmüyor. Dolayısıyla insana, hayata ve dünyaya dair yeni bir bakış açısı, yeni bir hayat felsefesine ihtiyaç var. Dünyadaki çarpık düzene, adaletsizliğe, zulme ve paylaşım dengesizliğine dur demek, bunun karşısında adil, paylaşımcı, güçlünün haklı olmadığı, zayıfın ezilmediği yeni bir dünya inşası için çaba harcamak gerekiyor. Vicdansızlık, haksızlık, adaletsizlik, açgözlülük virüsüne karşı, insanın ve toplumun çürümesini durdurmak, toplumu ayağa kaldırmak için çok daha fazlasına ihtiyaç var.

Yeni sayımızda buluşmak dileğiyle…

                                                                                      Umran


  • Sayı: 327
  • Sayı: 326
  • Sayı: 325
  • Sayı: 323-324
  • Sayı: 322
  • Sayı: 321
  • Sayı: 320
  • Sayı: 319
  • Sayı: 318
  • Sayı: 317
  • Sayı: 316
  • Sayı: 315