Umran 286. Sayı Çıktı!

       TÜRKİYE’NİN SEÇİMİNE DOĞRU
-KARŞIT İTTİFAKLAR, EKONOMİK PANORAMA VE POPÜLİZM-

     Yaklaşan 24 Haziran seçimleri, siyasal alanın, Nisan 2017 Anayasa Referandumuyla hukuki olarak hâlihazırda kayıt altına alınan dönüşümünün nihayete ermesini sağlayarak yeni sistemin yerleşik hale gelmesine yol açacak olması bakımından önemli bir eşik olacak. Aslında Cumhurbaşkanı’nın millet tarafından seçilmesi kararı eski sistemin değişmesi gerektiğinin de ilanıydı. Çünkü yüzde ellinin üstünde bir oy almış Cumhurbaşkanı’nın icraya müdahil olmamasını beklemek işin tabiatına aykırıdır. Vesayet döneminin kanunlarıyla, yeni dönemde ve yeni durumda idareyi icra etmek mümkün olmazdı
     Yeni sürece uygun bir strateji belirleyebilmek için gerek iktidar gerekse muhalefet çeşitli ittifakları hayata geçirdi. Dolayısıyla
artık Türkiye’deki siyaset tartışmalarında yeni kavramsal çerçeve ve siyasal hareketleri yorumlamada, seçmen davranışlarını anlamlandırmada yeni bir paradigma ihtiyacı kendini hissettirmektedir. Yeni durumun ne olduğu ya da neye ulaşacağı hususu tam manasıyla netlik kazanmamış olsa da ittifak ve popülizm kavramları yeni siyasal duruma işaret etmektedir.
     24 Haziran seçimlerinin Türkiye siyasi sisteminde meydana getireceği dönüşümler kadar meydana getirdiği siyasi iklimi de iyi
gözlemlemek gerekir. Seçimler öncesinde yaşanan tartışmalar salt seçim vaadi olarak düşünülmemeli, oluşan bu yeni siyasi ortam
bağlamında değerlendirilmelidir. Bunun da sadece Türkiye’ye münhasır bir süreç olmadığını belirtmek gerekir; şu anda başta Avrupa olmak üzere birçok yerde ortaya çıkan seçim sonuçları farklı bir gidişata işaret etmektedir. Kabul edilmelidir ki, Türkiye’de artık ittifakların icbar ettiği ve uluslararası trende uygun bir siyasal kültür şekilleniyor. Bu kültürün uluslararası siyasal paralellikleri yanında Türkiye’deki sistemin zorladığı ve biçimlendirdiği yönleri de mevcut. Muhalefet de ilk başta bu kültüre direnç gösterse de kısa bir bocalamadan sonra bu kültüre göre siyasal vizyonlarını oluşturmaya başladı. İttifaklar üzerinden şekillenen yeni sistemin iki yahut iki buçuk bloklu siyaseti zorunlu kılacağı artık net olarak görülmekte. Türkiye’deki muhalefetin uzun ömürlü olması pek muhtemel olmayan ittifak mesaisiyle daha da açığa kavuştuğu gibi artık sağ-sol gibi ideolojik söylemlerin ve toplumsal bölünmelerin kaba anlamını yitirmeye başladığı söylenebilir.
     Bununla birlikte 24 Haziran seçimi sadece Türkiye içi bir seçim değildir. İçeride cereyan eden karşıt ittifakların oluşumu yerel dinamiklerle meydana gelmiş bir durum olarak görülemez. Bu seçim statükoyu nispeten de olsa değiştirecek birtakım sonuçlar üreteceği için, statükonun devamından yarar sağlayan iç ve dış güçler açısından hayati bir önemi haizdir. Statüko içi değişimlerin bir önemi elbette vardır. Ancak A Partisinin yerine B Partisinin geçmesi çok büyük bir anlam ifade etmez. Kaldı ki “kararsız” muhalefetin üzerinde mutabık kalabileceği müşterek pek bir değeri bulunmuyor. Aslında bu Türkiye için ciddi bir eksikliktir. Güçlü bir muhalefet, iktidarın daha doğru işler yapmasının teminatıdır. Oysa ülkemizde muhalefetin böylesi bir yaklaşımı, yapıcı bir tutumu ne yazık ki pek olmadı. Yeni sistem, vesayet odaklarının mevzilerini teker teker düşürürken; milletin egemenlik alanlarını genişletti ve güçlü Türkiye’nin önünü açtı. Bu noktada, memleketin en büyük eksikliği yapıcı, etkin ve Türkiye merkezli bir muhalefetin bulunmayışıdır. Küresel muktedirlerin iddialarını ülkede dillendiren; yabancı istihbarat örgütlerine Türkiye’yi ihbar eden bir muhalefet anlayışının mevzi kazanımlar elde etse de, uzun vadede başarılı olabilmesi mümkün değildir.
     Yaklaşan seçimlerde Cumhur İttifakı seçim noktasında daha hazırlıklı ve sonuca ulaşmaya daha yakın görünüyorsa da tersi ihtimalleri de gözden ırak tutmamak gerekir. Erdoğan ve AK Parti-MHP ittifakının her iki seçimi de çoğunlukla kazanmasını engellemeye
dönük tuhaf bir ittifakın kurulduğunu gördük. Erdoğan’ın bir sözü üzerinden sosyal medyada yapılan manipülasyon da dikkat çekiciydi. Ayrıca son bir aydır dolar üzerinden yürütülen ekonomik operasyon seçimlere yönelik küresel müdahalenin en somut tezahürüdür. Türkiye, bir yandan Ortadoğu’daki denkleme her yönüyle müdahil olma gayretini hem söylem düzeyinde hem de fiili olarak ortaya koymakta, öte taraftan da Avrasya ve Afrika sathında, Amerikan (veya daha geniş perspektifte “Batı”) hegemonyasına karşı yürüttüğü aktif ekonomi diplomasisi ile öne çıkmaktadır. Seçimler öncesinde yaşanacak bir faiz artışının borçlu kesimler açısından ortaya çıkarabileceği ilave finansman maliyetinin sandığa olumsuz yansıyabilecek olması önemli bir risk. Bunun etkisiyle izlenen yumuşak para politikası yani faiz oranlarının belirli bir seviyede tutulması yönündeki gayretler, bir yandan fiyatlar genel düzeyini yukarı çekerken öte yandan da döviz kuru üzerinden piyasaların manipüle edilmesine fırsat vermektedir.
     Siyasi iradenin, çoğu defa da haklı olarak faiz oranlarındaki yükseliş beklentisine karşı geliştirdiği sert reaksiyonların en azından
kısa vadede ekonominin genel dengesini bozucu etkiler ortaya çıkardığının açıkça tecrübe edildiği bir ortamda, enflasyon-faiz arasında doğrusal ilişki bulunduğu tezinin piyasa gerçekliği karşısında tutunamadığı görülmektedir. Bu bağlamda Cumhurbaşkanlığı
hükümet sistemine geçiş süreci ile birlikte siyasal, sosyal ve ekonomik kurumların kalite düzeyinin iyileştirilmesine yönelik hamlelerin,
ekonomide yapısal sorunların aşılabilmesi ve yatırımcı nezdinde güven tesisi bakımından önem arz ettiği anlaşılmaktadır.
     Bilindiği üzere AK Parti, sadece Batı’da değil aynı zamanda Doğu ve Güneydoğu’da da önemli oranlarda oy alabilen bir partidir. Bunun için seçim sürecindeki siyasi diline dikkat etmesi; “güvercin tedirginliğini” atamayan Kürtler ile alakalı olarak atılacak adımları bir an evvel atması ve Cumhur İttifakının tüm Türkiye’nin yararına olacağına dair vurguyu sürekli hatırlatması ve Kürt seçmeni ikna etmesi gerekecektir.
Umarız Türkiye’de anayasa değişikliğiyle başlatılmış bulunan süreçten sonuç alınır. Zira Türkiye’nin tüm sorunlarına rağmen küresel düzenbazlığın dışında bir devlet olarak kalmak için çırpınan bir ülke olduğunun altını çizmeliyiz. Elbette bu, keyfi çıkış değil, tarihsel bir görevdir. Vakıa “İslâm dünyasının” toparlanışında Türkiye’ye büyük görev düşmektedir. Türkiye şu ya da bu ölçüde siyaseten Osmanlı misyonunu üstlenmek zorundadır ve bu görevin üstesinden gelebilecek fiili bir güce sahip değilse de bu potansiyeli taşımaktadır. Dünyadaki insani yardım faaliyetlerinde memleket insanımızın üst sıralarda yer alması, dünyanın dört bucağından gelen mültecilere kucak açması, Kudüs ve Mescid-i Aksa konusundaki hassasiyet müşterekliği bunun ahali nezdindeki tezahürlerindendir. Onun için küresel iktidarın şimdilik öncelikli konusu Türkiye’yi dolayısıyla insanımızı dize getirmektir. Bu amaçla aparat örgütler, memleketimizi devamlı meşgul etmek, beşeri ve manevi enerjisini tüketmek için oluşturulmuş bir düzenek olmaktan
başka nedir ki!
     Şunun altını tekrar tekrar çizmek gerekiyor: Değişim dönemleri azami dikkat isteyen dönemlerdir. Bu dikkat eksik edilirse, değişimin
yükünü omuzlayanların amiyane tabirle “çırak çıkmaları” ihtimal dışı değildir. Hiç unutulmaması gereken kural “kimin iktidarda olduğu, kimin hedeflerinin hayata geçirildiği ile doğrudan ilgilidir.
     Cenabı Hak’tan Ramazan bayramının hayırlara vesile olmasını, kardeşliğimizi güçlendirmesini temenni ederiz.

 

                                                                                                                  Umran


  • Sayı: 286
  • Sayı: 285
  • Sayı: 284
  • Sayı: 283
  • Sayı: 282
  • Sayı: 281
  • Sayı: 280
  • Sayı: 279
  • Sayı: 278
  • Sayı: 277
  • Sayı: 276
  • Sayı: 275