315. Sayı Çıktı

 

Sözleşmesi metninin hukuki alana ilişkin düzenlemeler içeriyor oluşu bir yandan toplumsal dokunun doğrudan
etkilenmesini kolaylaştırırken, diğer yandan metin devlet organlarını, sivil toplumu ve medyayı da çizdiği
çerçeveye uygun bir misyon üstlenmeleri noktasında vazifelendiriyor. Hatta bir bakıma vazifenin ifasında gösterilen
samimiyetin ölçülmesi amacıyla izleme organlarını ihdas etmesi bakımından, Türkiye’nin “açık toplum” olmasını teminat
altına almış oluyor. Yaz aylarında Koç Holding’in ardından TÜSİAD kanadının önemli aktörlerinden Sabancı Vakfı
ve Borusan Holding’in de dili ve cinsiyet algısı toplumumuzla örtüşmeyen İstanbul Sözleşmesi’ne destek mesajları
yayımlaması ve yürürlüğe girmesi çağrısında bulunması bundan bağımsız değil. Şiddeti ortaya çıkaran çok katmanlı
nedenleri görmeden ideolojik körlükle hareket eden ilgili kurumların açıklamalarında, İstanbul Sözleşmesi’nin korunması,
etkin bir biçimde ve kararlılıkla uygulanması gerektiği vurgulandı. Böylece Sözleşme’yi tabulaştıranların kadrosu
önemli ölçüde tamamlandı.
İstanbul Sözleşmesi’nin temel problemi Türkiye’nin toplumsal şartları ile örtüşmemesidir. Bunu anlamak için âlim
olmaya da gerek yok, sadece dünyayı biraz tanımak yeterlidir. Özellikle farklı ve gelenek ile beslenen bir toplum
yapımızın olması sebebiyle, postmodern Batı düşüncesine dair bir çıkarım ile oluşturulan metne temel itirazlar da buradan
kaynaklanmaktadır. Batının kültürel göreceliği ve akışkan kimlik telakkisi ile donatılmış bir Sözleşme çeşidinin,
ülkemizde kabul görmesini de beklememek gerekir.
İstanbul Sözleşmesi’ne dair tartışma zemininin, şiddeti önlemeye dair uzlaşı ve çözüm üretmekten gün geçtikçe
uzaklaştığı son derece açık. Başka bir ifadeyle zannedildiği gibi Sözleşme aile içi şiddeti hiç engellemiyor, engelleyemiyor.
Bilakis nedensel ilişkiyi kesin olarak ilk anda söyleyemesek bile bu Sözleşme’nin etkinliği arttıkça kadına yönelik
şiddette de bir artış olduğunu görebiliyoruz. Bununla beraber Sözleşme’yi fetişleştirerek savunanların Sözleşme
olmadan kadınların korunamayacağını iddia etmeleri ne kadar indirgemeci bir bakış açısı ise, Sözleşme’den çekilmekle
aile ve toplumsal yapımızın tehdit ve sorunlardan tümüyle arınacağını düşünmek de o kadar indirgemecidir.
Zira düşünsel planda kendisine şerh düşülmesine izin vermeyen, dinî anlayışları marjinalleştiren, geleneksel değerleri
hor gören, dayatmacı, üstenci İstanbul Sözleşmesi feshedilse bile AİHM, AİHS ve İstanbul Sözleşmesi hükümleri
uyarınca yapmış olduğu içtihatları uygular, değişen pek bir şey olmaz. Şu andaki sıkıntıların kaynağı sadece Sözleşme
değil, çıkarılan yasalardır. Dolayısıyla Sözleşme’den daha sorunlu durumların olduğu göz önüne getirilmelidir.
Açıkçası retorikten çıkıp daha gerçekçi olmamız gerekiyor. Çünkü sorun sadece İstanbul Sözleşmesi değildir, CEDAW
gibi uluslararası antlaşmalara uyum sağlamak düşüncesiyle oluşturulmuş yasalar da gözden geçirilmeli, özellikle
mevcut sosyal yapıları ıslah etmek şöyle dursun, tahrip eden 6284 Sayılı Kanun’da mutlaka değişiklik yapılmalıdır.
Sözleşme’nin şiddetle mücadelede ön kabullerinden parametrelerine değin birçok hususta sorun çözmek yerine, yeni
sorunların ürettiği ortadadır.
Hiç kuşkusuz İstanbul Sözleşmesi ile ilgili tek konu kadına yönelik şiddet değil. Asıl itiraz onun cinsiyetleri birbirine
karıştıran ve belirsizleştiren dilidir. İstanbul Sözleşmesi, zinayı ve fuhşu normal görmekte, yasaklanmasına karşı
çıkmaktadır. Zira postmodern dönemde seküler Batı dünyasında ahlaka savaş açıldığı için mesela ahlakın öngördüğü
bir müeyyideyi uygulamak şiddet diye algılanmakta, yorumlanmakta ve değerlendirilmektedir. Eşcinsellikle, zina ile
ilgili Kur’ân ayetlerinde var olan kınama, şiddet olarak algılanmakta ve de tepki verilmektedir. Ne yazık ki Müslüman
camiada muhafazakâr bazı aydınlarımız, dünyadaki gelişmelerle İstanbul Sözleşmesi ve benzeri uluslararası metinler
arasında ilişki kurmadıklarından bu metinlerde görünen/görünmeyen amaç ayrımı yapmadan herhangi bir eleştiriyi
hemen “Sözleşme’ye haksızlık” diye niteliyorlar.
Ana omurgasını oluşturan kavramların tamamı seküler aklın rehberliğinde hazırlanan İstanbul Sözleşmesi’ni şartsız
savunan ve bunu politik bir kimlik olarak öne çıkaranlar, Sözleşme aleyhinde görüş bildirenleri şiddeti makul görmekle
itham etmektedir. İstanbul Sözleşmesi’ni dayanak edinerek bu milletin inanç sistemine, ahlak sistemine, değer
sistemine doğrudan ya da dolaylı yapılan saldırılar ile bu milletin inançlarına, dinine bağlı her bir bireyine sözel ve
psikolojik şiddet uygulanmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nin bu yapısı ısrarla tartışmaya açılmalıdır. İstanbul Sözleşmesi
bu gerçeğin görülmemesi için kadına şiddeti paratoner olarak kullanmakta, dini, geleneği, töreyi, namusu şiddetin
kaynağı şeklinde kodlamaktadır. Buna mukabil kumar, içki, uyuşturucu madde bağımlılığı, ahlaki yozlaşma, cehalet,
bencilliği körükleyen aşırı bireycilik, kapitalizmin neden olduğu yoksulluk ve işsizlik, psikolojik sorunlar, dinden uzaklaşma
gibi şiddetin birçok nedeni kasıtlı olarak göz ardı edilmektedir.
Küreselleşme realitesi bağlamında gündelik hayatımıza bir şekilde nüfûz eden toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim,
şiddet, partner, ebeveynlik, birliktelik vb. seküler kavramlara karşı müteyakkız olmak gibi bir sorumluluğumuz var.
Dilin sekülerleşmesi noktasında şahit olduğumuz kavramsal değişimler yaşam biçimimize etki etme potansiyeline
sahip. Toplumsal kimlik, kültür ve medeniyet kodları, ahlak önemsizleştirilip itibar kaybına uğratılınca, özgürlüğün serbestlik
alanı son derece genişletilmiştir. Esasen sadece İstanbul Sözleşmesi’ne değil, Sözleşme’yi yapan, uygulamaya
koyan ve savunan zihniyete dönük bir eleştiri yapılması gerekiyor. Ailenin korunması ve geliştirilmesi hususunda çok
yönlü ve çok katmanlı çalışmalar ortaya konmalıdır. Bizim inanç ve kültür yapımızda, aile yapımıza dair, uluslararası
belgelerden çok daha nitelikli belgeler var. En başta Kur’ân ve Sünnet, insan ve aile konusunda hayatı ve kâinatı
kuşatan bir enginliğe sahip. İnsan haysiyetini koruyacak en sağlıklı yol Allah’ın vahyi ve Peygamberi’nin sünnetidir.
Allah birçok ayetine bizden salih amel işlememizi istiyor. Her türlü fahşa ve münkerin kol gezdiği yaşadığımız düzende
Müslüman olarak unuttuğumuz namaz ve zekâtla birlikte, hatta onlardan önce zikredilen “emri bi’l-maruf nehyi
ani’l-münker farzını yerine getirmeliyiz.
Yeni sayımızda buluşmak temennisiyle.

                 KRİZDEKİ AVRUPA’NIN İSLÂM DÜŞMANLIĞI                   -Depreşen Korkular, Yeryüzünün Lanetlileri ve Batı’nın Yeniden Yapılandırılması-

     Modernlik öncesi Batı, tahrif edilmiş dine dayanarak hareket ediyor, İslâm’la mücadelesini kabaca İslâmî şiarlara iftira  atmaya dayandırıyordu. Kur’ân’a, peygamberimize karşı yaptığı hakaretleri Hıristiyanlığı öne sürerek meşrulaştırıyordu. İslâm’la şimdiki mücadelesi Hıristiyanlık adına değil, müşrik yahut cahili bir kültüre göre oluşturduğu hayat anlayışını ikamesi adınadır. Ancak bunu yaparken Hıristiyanlık ve Yahudilikten yararlanmıyor değildir. Modern tutumu sırf İslâm değil, genelde din karşıtıdır. Ancak aktifliği nedeniyle özel olarak İslâm karşıtıdır. Macron gibi cahiliye kanı bitlenen siyasiler de böylesi bir tutumun aktörleridirler.

     Avrupa’nın son yıllarda İslâm’a ve Müslümanlara karşı sergilediği tavır, sürekli kendini yücelttiği değerlerin geçerliliğini yitirdiğini göstermektedir. İslâm düşmanlığı maraziliğine kapılan Avrupa, söylendiği gibi rasyonel, özgürlükçü, eşitlikçi, tolerans sahibi, birey ve grupların yaşama imkânını geliştiren, farklı kültürleri bünyesinde barındıran bir uygarlık olmadığını göstermektedir. Yaşanabilir Hollanda Partisi kurucusunun, kimliğini, ülkenin liberal değerlerini ‘geri’ İslâm kültüründen korumak şeklinde açıklaması sebepsiz değil. İslâm topluluklarını dışarıda bırakan Batı merkezli ifade özgürlüğü safsatası yalancının mumunun söndüğünün açık ilanıdır.

     Afrika’da Fransa’nın siyasi nüfuzunun azaldığını fark eden Macron, 2018 yılında âdeta yeni bir Pavlus edasıyla İslâmiyet’te bir reform yapılması ve bunun üzerinden İslâm’ın Batı değerleriyle uyumunun sağlanması istikâmetindeki “Fransa İslâm”ı projesini ilan etmiştir. Siyasal varlığını İslâm karşıtlığı üzerinden inşa eden ve proje sürecinin Fransa’da yaşayan Müslümanların gönüllü bir kabul göstermeyeceğini düşünen Macron, Ekim ayının başında durduk yere İslâm’ın, kendilerinin cumhuriyetçi değerleriyle uyuşmadığını ve kriz içerisinde olduğunu, terör ürettiğini ifade etti.

     Macron, Batı’nın bilinçaltında yer alan ama aslında yönetme konseptinin bir gereği olan “şeytanlaştırma” ve “kötüleştirme” tezini yeniden gündeme getirdi. O’nun İslâm hakkındaki zanlarının ve stratejisinin Rothschild ve Lehman Brothers gibi uluslararası yapıların ileri gelenlerinin vehimleri ve stratejileri olduğunu söyleyebiliriz. Bu sebeple Batılı emperyalist sermayenin yeni stratejisinin başta Fransa olmak üzere İslâmî düşünceyi kontrol altına almak olduğu anlaşılıyor.

     Aslında Batı’da İslâm ve Müslümanlarla ilgili ortaya konulan her proje Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra “Batı’nın yeni düşmanı İslâm’dır.” şeklindeki anlayış değişimi ile birebir ilişkilidir. Bu değişim, dünyanın siyasi ve stratejik dengelerini değiştiren 11 Eylül ile hızlandırılmış, Samuel P. Huntington’un medeniyetler çatışması adım adım dünya siyasetinin temel düsturu hâline gelmiştir.

     Bu bağlamda Batı dünyasının ırkçı, ayrımcı, köleci ve köleli tutumunu yansıtan ehlileştirilmiş bir İslâm anlayışı, yani “İslâmsız bir Müslümanlık” ihdas etme arayışı sürüyor. Politik faydacılığın oluşturduğu bu gerçeklik kaybı çok farklı alanlara da sirayet ediyor. Batı Avrupa’da artan Müslüman nüfusun etkileri ile alakalı son dönemde Fransız düşünürlerin yazdığı bazı eserlerde ise Müslüman azınlıkların çoğunluğu oluşturduğu şehrin dış mahalleleri için “cumhuriyetin kaybedilmiş toprakları”, “laiklik ve demokrasinin geçersiz olduğu vahşi topraklar.” gibi dışlayıcı kavramlar kullanılmıştır. Bu yaklaşım, sadece akademisyen ve entelektüeller düzeyinde olmayıp halk düzeyinde de var olan bir yaklaşımdır.

     Mesele şu: Kültürel gelişmesinin sonunda medeniyetler güven duygusunu yitirir ve yapay bir güvenlik sistemi kurmaya kalkışır. Gerçekten de Batı bugün, (tüm maddi gücüne rağmen) ontolojik güven duygusunu kaybetmiştir. Kendini yeterince güvende hissetmemektedir. Bir kendine güven demek olan ontolojik güven duygusu yıkıldığı yerde özel bir güvenlik sistemi oluşturma ihtiyacı doğar. Bu dönem, medeniyetin öncül ve hedeflerinin de ıskalandığı bir aşamadır. Bu yönüyle Batı’nın krizi çok büyük ve derindir. Batı dünyası politik yapısıyla açık bir şekilde sırf Müslüman kimlikli bir insan kesiminin değil, bizzat İslâm dininin karşısındadır. İslâm’ın bir krizi yok, krizde olan Batıdır. Dozajı gittikçe artan krizlerinin sebebinin de İslâm olduğunu düşünmektedirler.

     Öte yandan küresel emperyalist kapitalist sistem, kendisine muhalefet potansiyeli taşıyan kişi ve kurumları önce kendi cephesinin ince müttefiki yaparak kullanmakta, çeşitli strateji ve taktiklerle yeni kapitalist süreçte onları dönüştürmektedir. Böylece, hem kendine yeni ve usta savaşçılar oluşturmakta hem de kendini her şartta bir tür tekrar üreterek hükümranlığını sürdürmeye devam etmektedir. Bu tür operasyonlarla istediği konuma getiremediklerini ise etkisizleştirmeye, yozlaştırmaya ve yok etmeye çalışmaktadır.

     Avrupamerkezci Macron’un İslâm’a aydınlanmacılık önerirken İslâm’ı dünyevileştirme maksadını açığa vurması da bununla alakalı. Dar kafalılığıyla “Fransız aydınlanmacılığı” diyerek İslâm ile uzlaşma aradığını göstermek istese de bir mutasyon arzuladığı aşikâr. Bunu Mekkeli cahiliyenin temsilcileri de Peygamberimiz’e (s.) önermişti. “Bir yıl sen bizim taptıklarımıza tap, bir yıl da biz senin önerdiğin tanrıya tapalım; hangisi faydamıza ise ona tabi olalım.” demişlerdi. Bu teklif Allah’ın resûlü tarafından reddedilmiş, üstelik “Kâfirun Suresi” ile de reddiye nas hâlinde çok net bir şekilde ifade edilmişti: “Sizin dininiz size, benim dinim de banadır.”

     Şu günlerde bir taraftan ABD seçimlerine yaklaşırken Batı dışı dünyanın, çevrelemeler ve yalnızlaştırmalarla örülü siyasi ama temelde fikri bir sıkışmışlık içinde yaşadığı görülüyor. Durum ne olursa olsun insanlık düşmanı küresel kapitalizmin sonu da yakındır. Yeter ki insanlığın fıtratından bir alternatif neşvünema bulsun, insanlık vicdanı ve ahlak ayaklansın. Tam da bunun farkında olan Batı ve küresel emperyalist güçler insanın ve insanlığın yegâne umudu ve geleceği olan İslâm’a ve Müslümanlara saldırmaktan ve onları manipüle etmekten geri durmamaktadır. Ama bunun ona bir faydası olmayacak ve mukadder akıbetinden kaçamayacaktır!

     Ne var ki Batılılar kendi batılları içinde debelenmeye devam ederken İslâm dünyası iyi bir hâl üzerinde bulunmamakta, Müslümanlar İslâm’a yakışmamaktadır. Dünya, İslâm hakkındaki hükmünü bizlerden gördüğü Müslümanlık ile vermektedir. İslâmiyet güneş gibidir ama bizi gerçeğe yabancılaştıran durumlar zirve yaptığı için anlayışımız yerlerde sürünmektedir. Zihinsel, entelektüel, ideolojik, politik, kültürel saldırılara cevap veremiyoruz. Bu yüzden dosdoğru yolda istikamet üzere hareket etmek, merhamet, rikkat, tefekkür, tezekkür, gibi diğer başka değerleri ayağa kaldırmalıyız.

Yeni sayımızda buluşmak temennisiyle...

                                                                                        Umran


  • Sayı: 315
  • Sayı: 314
  • Sayı: 313
  • Sayı: 311-312
  • Sayı: 309-310
  • Sayı: 308
  • Sayı: 307
  • Sayı: 306
  • Sayı: 305
  • Sayı: 304
  • Sayı: 303
  • Sayı: 302