314. Sayı Çıktı

 

Sözleşmesi metninin hukuki alana ilişkin düzenlemeler içeriyor oluşu bir yandan toplumsal dokunun doğrudan
etkilenmesini kolaylaştırırken, diğer yandan metin devlet organlarını, sivil toplumu ve medyayı da çizdiği
çerçeveye uygun bir misyon üstlenmeleri noktasında vazifelendiriyor. Hatta bir bakıma vazifenin ifasında gösterilen
samimiyetin ölçülmesi amacıyla izleme organlarını ihdas etmesi bakımından, Türkiye’nin “açık toplum” olmasını teminat
altına almış oluyor. Yaz aylarında Koç Holding’in ardından TÜSİAD kanadının önemli aktörlerinden Sabancı Vakfı
ve Borusan Holding’in de dili ve cinsiyet algısı toplumumuzla örtüşmeyen İstanbul Sözleşmesi’ne destek mesajları
yayımlaması ve yürürlüğe girmesi çağrısında bulunması bundan bağımsız değil. Şiddeti ortaya çıkaran çok katmanlı
nedenleri görmeden ideolojik körlükle hareket eden ilgili kurumların açıklamalarında, İstanbul Sözleşmesi’nin korunması,
etkin bir biçimde ve kararlılıkla uygulanması gerektiği vurgulandı. Böylece Sözleşme’yi tabulaştıranların kadrosu
önemli ölçüde tamamlandı.
İstanbul Sözleşmesi’nin temel problemi Türkiye’nin toplumsal şartları ile örtüşmemesidir. Bunu anlamak için âlim
olmaya da gerek yok, sadece dünyayı biraz tanımak yeterlidir. Özellikle farklı ve gelenek ile beslenen bir toplum
yapımızın olması sebebiyle, postmodern Batı düşüncesine dair bir çıkarım ile oluşturulan metne temel itirazlar da buradan
kaynaklanmaktadır. Batının kültürel göreceliği ve akışkan kimlik telakkisi ile donatılmış bir Sözleşme çeşidinin,
ülkemizde kabul görmesini de beklememek gerekir.
İstanbul Sözleşmesi’ne dair tartışma zemininin, şiddeti önlemeye dair uzlaşı ve çözüm üretmekten gün geçtikçe
uzaklaştığı son derece açık. Başka bir ifadeyle zannedildiği gibi Sözleşme aile içi şiddeti hiç engellemiyor, engelleyemiyor.
Bilakis nedensel ilişkiyi kesin olarak ilk anda söyleyemesek bile bu Sözleşme’nin etkinliği arttıkça kadına yönelik
şiddette de bir artış olduğunu görebiliyoruz. Bununla beraber Sözleşme’yi fetişleştirerek savunanların Sözleşme
olmadan kadınların korunamayacağını iddia etmeleri ne kadar indirgemeci bir bakış açısı ise, Sözleşme’den çekilmekle
aile ve toplumsal yapımızın tehdit ve sorunlardan tümüyle arınacağını düşünmek de o kadar indirgemecidir.
Zira düşünsel planda kendisine şerh düşülmesine izin vermeyen, dinî anlayışları marjinalleştiren, geleneksel değerleri
hor gören, dayatmacı, üstenci İstanbul Sözleşmesi feshedilse bile AİHM, AİHS ve İstanbul Sözleşmesi hükümleri
uyarınca yapmış olduğu içtihatları uygular, değişen pek bir şey olmaz. Şu andaki sıkıntıların kaynağı sadece Sözleşme
değil, çıkarılan yasalardır. Dolayısıyla Sözleşme’den daha sorunlu durumların olduğu göz önüne getirilmelidir.
Açıkçası retorikten çıkıp daha gerçekçi olmamız gerekiyor. Çünkü sorun sadece İstanbul Sözleşmesi değildir, CEDAW
gibi uluslararası antlaşmalara uyum sağlamak düşüncesiyle oluşturulmuş yasalar da gözden geçirilmeli, özellikle
mevcut sosyal yapıları ıslah etmek şöyle dursun, tahrip eden 6284 Sayılı Kanun’da mutlaka değişiklik yapılmalıdır.
Sözleşme’nin şiddetle mücadelede ön kabullerinden parametrelerine değin birçok hususta sorun çözmek yerine, yeni
sorunların ürettiği ortadadır.
Hiç kuşkusuz İstanbul Sözleşmesi ile ilgili tek konu kadına yönelik şiddet değil. Asıl itiraz onun cinsiyetleri birbirine
karıştıran ve belirsizleştiren dilidir. İstanbul Sözleşmesi, zinayı ve fuhşu normal görmekte, yasaklanmasına karşı
çıkmaktadır. Zira postmodern dönemde seküler Batı dünyasında ahlaka savaş açıldığı için mesela ahlakın öngördüğü
bir müeyyideyi uygulamak şiddet diye algılanmakta, yorumlanmakta ve değerlendirilmektedir. Eşcinsellikle, zina ile
ilgili Kur’ân ayetlerinde var olan kınama, şiddet olarak algılanmakta ve de tepki verilmektedir. Ne yazık ki Müslüman
camiada muhafazakâr bazı aydınlarımız, dünyadaki gelişmelerle İstanbul Sözleşmesi ve benzeri uluslararası metinler
arasında ilişki kurmadıklarından bu metinlerde görünen/görünmeyen amaç ayrımı yapmadan herhangi bir eleştiriyi
hemen “Sözleşme’ye haksızlık” diye niteliyorlar.
Ana omurgasını oluşturan kavramların tamamı seküler aklın rehberliğinde hazırlanan İstanbul Sözleşmesi’ni şartsız
savunan ve bunu politik bir kimlik olarak öne çıkaranlar, Sözleşme aleyhinde görüş bildirenleri şiddeti makul görmekle
itham etmektedir. İstanbul Sözleşmesi’ni dayanak edinerek bu milletin inanç sistemine, ahlak sistemine, değer
sistemine doğrudan ya da dolaylı yapılan saldırılar ile bu milletin inançlarına, dinine bağlı her bir bireyine sözel ve
psikolojik şiddet uygulanmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nin bu yapısı ısrarla tartışmaya açılmalıdır. İstanbul Sözleşmesi
bu gerçeğin görülmemesi için kadına şiddeti paratoner olarak kullanmakta, dini, geleneği, töreyi, namusu şiddetin
kaynağı şeklinde kodlamaktadır. Buna mukabil kumar, içki, uyuşturucu madde bağımlılığı, ahlaki yozlaşma, cehalet,
bencilliği körükleyen aşırı bireycilik, kapitalizmin neden olduğu yoksulluk ve işsizlik, psikolojik sorunlar, dinden uzaklaşma
gibi şiddetin birçok nedeni kasıtlı olarak göz ardı edilmektedir.
Küreselleşme realitesi bağlamında gündelik hayatımıza bir şekilde nüfûz eden toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim,
şiddet, partner, ebeveynlik, birliktelik vb. seküler kavramlara karşı müteyakkız olmak gibi bir sorumluluğumuz var.
Dilin sekülerleşmesi noktasında şahit olduğumuz kavramsal değişimler yaşam biçimimize etki etme potansiyeline
sahip. Toplumsal kimlik, kültür ve medeniyet kodları, ahlak önemsizleştirilip itibar kaybına uğratılınca, özgürlüğün serbestlik
alanı son derece genişletilmiştir. Esasen sadece İstanbul Sözleşmesi’ne değil, Sözleşme’yi yapan, uygulamaya
koyan ve savunan zihniyete dönük bir eleştiri yapılması gerekiyor. Ailenin korunması ve geliştirilmesi hususunda çok
yönlü ve çok katmanlı çalışmalar ortaya konmalıdır. Bizim inanç ve kültür yapımızda, aile yapımıza dair, uluslararası
belgelerden çok daha nitelikli belgeler var. En başta Kur’ân ve Sünnet, insan ve aile konusunda hayatı ve kâinatı
kuşatan bir enginliğe sahip. İnsan haysiyetini koruyacak en sağlıklı yol Allah’ın vahyi ve Peygamberi’nin sünnetidir.
Allah birçok ayetine bizden salih amel işlememizi istiyor. Her türlü fahşa ve münkerin kol gezdiği yaşadığımız düzende
Müslüman olarak unuttuğumuz namaz ve zekâtla birlikte, hatta onlardan önce zikredilen “emri bi’l-maruf nehyi
ani’l-münker farzını yerine getirmeliyiz.
Yeni sayımızda buluşmak temennisiyle.

ÇERÇEVELEMENİN YENİ BOYUTU

-Enerji, Yeni Dengeler ve Jeostratejik Mücadele-

Korona kâbusundaki zamanımızın sosyal, siyasal, ekonomik ve teknolojik değişimlerine koşut olarak dünya düzeni de yeniden tasarlanıyor. Devletlerin güç mücadelelerinde yeni aktörler, problem alanları ve araçlar ortaya çıkıyor. Eski dünya düzeninin sahipleri, yeni oluşacak dengelerde Türkiye’nin önemli bir aktör olacağını gördükleri için bunu engellemek amacıyla her türlü adımı atmaktan geri durmuyorlar. Bu bağlamda Türkiye’nin küresel siyaset tarafından ablukaya alınması, yalnızlaşması/yalnızlaştırılması, yapılması gerekenler ve muhtemel sonuçlar gibi noktalar üzerinde durulması gerekir.

Batı açısından Türkiye’nin bir güç kazanarak ön plana çıkmasının en önemli sonuçlarından, sürüp gitmekte olan sömürgeciliğin sona erdirilmesi korkusudur. Batı dünyası hayli kristalize edilmiş bir sömürgeciliğe bağlı olarak yaşamaktadır. Bundan arındırılmış olması hayat damarlarının kesilmesi anlamına gelmektedir.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yürüttüğü siyaset, küresel kapitalizmin önde gelen aktörlerini rahatsız ediyor. Bu nedenle Türkiye, cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir dış politika yalnızlığına mahkûm edilmeye çalışılıyor. Bu noktada gündeme gelen çevreleme yöntemiyle, Türkiye karşıtlarının ülkenin harekât alanını daraltması, dış dünyayla olan bağlantısını sınırlayıcı politikaları devreye sokması söz konusu. Sınırlandırması ise Türkiye’nin askerî gücünü dengeleyerek hareket kabiliyetini kısıtlaması anlamınadır. Ermenistan’ın Azerbaycan’a yönelik saldırılarına bir yenisini eklemesini de Türkiye’nin Akdeniz’de sürdürdüğü mücadeleden ayrı düşünmek, ayrı değerlendirmek, gelinen aşamaya bakıldığında imkânsızdır!

Öncelikle belirtilmesi gereken noktalardan biri, Doğu Akdeniz’deki sorunun salt hukuki bir sorun olmadığı, zira bölgede çok daha geniş kapsamlı jeostratejik bir mücadelenin yaşandığıdır. Bilindiği gibi Doğu Akdeniz’de daha önce İsrail ve Mısır çevresinde yapılan araştırmalar neticesinde yeni hidrokarbon rezerv yatakları keşfedilmiş, bu da akabinde kıyıdaş ülkeler arasında hem yeni iş birliği alanları hem de ittifaklar kurulmasına neden olmuştur.

Doğu Akdeniz rekabetinin nasıl yürütüldüğüne baktığımızda, uluslararası hukuktan ziyade güç politikasının öne çıktığı ve uluslararası hukukun genellikle bu güç politikasını gizlemek için kullanıldığı görülmektedir. Türkiye Doğu Akdeniz krizinde uluslararası hukuk açısından birçok noktada haklı olduğu hâlde AB ülkeleri ve ABD başta olmak üzere önemli küresel aktörlerin Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne olan açık destekleri bunu doğrular niteliktedir. Aslında Türkiye karşıtlarının sürdürdüğü stratejinin amacı; Türkiye’yi yalnızlaştırmaya. güvenlikten ekonomiye kadar her alanda ülkeyi yönetilemez hâle getirmeye, masada ve sahada teslim almaya, yine kendilerine bağımlı kılmaya matuftur.

Öte yandan İslâm coğrafyasının bir araya gelmemesi için tarihsel, kültürel ve siyasî farklılıklar kışkırtılmaktadır. Batılı dünya küreselleşmeyi yoğunlaştırırken tarihsel hasmı olarak gördüğü İslâm dünyasının daha da parçalanmasını sağlama amacındadır. Hiç şüphesiz dünya düzeni yeniden şekillenirken Türkiye de kendi stratejisini ekonomik, askerî ve siyasî küresel bir oyun kurucu olarak planlamalıdır. Türkiye, dış dengesizlik riskini etkili şekilde yöneterek tedarik zincirini koruyabilmek için petrol ve doğalgaz boru hattı anlaşmalarıyla enerji güvenliğini garantiye almakta aynı zamanda Karadeniz ve Akdeniz’deki sismik araştırma ve sondaj faaliyetleri ile orta-uzun vadede kendine yetecek enerji kaynaklarına erişebilmeyi hedeflemektedir.

Bugün ülkenin karşı karşıya olduğu sıkıntılar yalnızca bugün yapılanlar/yapılmak istenenlerden dolayı değildir. Önceki on yıllarda hatta yüzyılda alınan kararların etkileri bizi batırıyor. Bu şartlarda Türkiye’nin yapması gereken şey, dayatmalara boyun eğmeden, işi fiilî bir hâle getirmeden suhûletle götürmek, bir süredir yoğun şekilde oluşturmaya çalıştığı güç birikimini kararlı bir biçimde sürdürmektir. Esasen Türkiye’nin diplomatik çabalarının dışında şu an yaptığı da budur.

Yeni sayımızda buluşmak temennisiyle...

Umran


  • Sayı: 314
  • Sayı: 313
  • Sayı: 311-312
  • Sayı: 309-310
  • Sayı: 308
  • Sayı: 307
  • Sayı: 306
  • Sayı: 305
  • Sayı: 304
  • Sayı: 303
  • Sayı: 302
  • Sayı: 301