307. Sayı Çıktı

 

ZOR ZAMANLARDA SORUMLULUKLARIMIZ
-İslâm Âlemi, Yüzyılın Antlaşması ve Arayışlar-
Tarihin dönüm noktalarından birini yaşıyoruz. Birleşmiş Milletler’de dünyanın büyük bir kısmını karşısına alarak
ABD Büyükelçiliği’ni Telaviv’den Kudüs’e taşıyan ve Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan eden Donald Trump, şimdi de
Filistin topraklarının tamamını zalim, işgalci İsrail’e peşkeş çekme peşinde. Adına “Yüzyılın Antlaşması” dediği ihanetişgal
planını tüm dünyaya duyurdu. Trump, damadı ve aynı zamanda danışmanı Jared Kushner ile Ortadoğu Özel
Temsilcisi Jason Greenblatt’la hazırladığı ihanet planını Siyonist İsrail’in Başbakanı Benyamin Netenyahu ile birlikte
açıkladılar. Açıklamanın yapıldığı salonda Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Mısır ve Umman’ın büyükelçileri de hazır
bulundu. Olaya daha geniş bir açıdan bakarsak bu proje İsrail’in şu ana kadar işgal ettiği toprakları, işgal ettiği yerlerdeki
yapılanmaları meşru kabul ettirmeyi hedeflemektedir.
Ortadoğu’da yaşanan trajediyi Ortadoğu’nun Batısı olan Libya, Tunus, Cezayir ve Fas’tan oluşan mağrip ülkelerine
de taşımak için uğraşan küresel siyasetteki yeni gelişmeler eskisiyle-yenisiyle dünya düzeninin İslâm ve Müslümanlarla
sorununun olduğunu gösteriyor. İslâm’ın, dünyaya yeni bir nefes, yeni bir ruh verecek değerlere sahip
olduğunu biliyorlar. İslâm dünyasında İslâmî birikimler arttıkça tedirgin olmaya başladılar. Kendi tefessüh etmiş cahili
düzenlerine karşı İslâm’ın bir kurtuluş reçetesi olmasını engellemek, küresel bir alternatif olmasını önlemek için İslâm
dünyasında yükselen direniş bilincini kırmak, önünü kesmek istiyorlar.
Müslüman toplumların bugününü esir alan ve gerçek anlamda yüzleşme yapılmadığında gelecekte de edilgen
kılıcı etkisi devam edecek olan “işraki din dili” teşrih masasına yatırılmalıdır. Küresel sistem bir yandan Suud tarafından
temsil edilen Neo-Selefilikle İran eksenli Şiilik arasındaki gerilimi kendi lehine kullanırken; diğer yandan da işraki
geleneğin edilgen kılan perspektifini özendiriyor. İslâm dünyası, ümmeti uçurumun eşiğine itebilecek bir dağınıklık
ve iç savaş hâli yaşıyor. Müslüman toplumlar olarak ağır imtihanlara tabi tutulduğumuz bir dönemden geçiyoruz.
Müslümanların bulunduğu her beldeden alevler ve feryatlar yükseliyor!
Soğuk Savaş sonrası dünya hâkimiyet mücadelesinde; hegemonik güçler İslâm’ı hedef olarak seçtiler. Dünyada
İslâm’a karşı bir kuşatma hareketi var. Avrupa ile Amerika sathında aşırı sağ yeni bir nesil ortaya çıkaran sıkıntılar
Müslüman kimliklerinin dünya sathında gittikçe daha fazla siyasi rol üstlendiğinin bir göstergesi. Ne hazindir ki bugün
dünyada Müslümanları temsil eden, haklarını savunan, ayrım yapmadan onların dertleriyle dertlenen bir devlet
ve kurum, siyasi odak yok… İşin tuhafı bunu kendine dert edinen Türkiye hariç kimse yok. Son yıllarda Transatlantik
ve Avrasya Blokları arasında belirgin tercihler yapmayıp üçüncü yolu tercih eden Türkiye’nin kuşatılmasına da bu
bağlamda bakmak gerekiyor. Elazığ’daki depremde de görüldüğü üzere toplumumuz ana çizgileriyle bir ruhi deprem
yaşamıyor. Deprem gibi bir felaket karşısında gösterdiği gayretle tek bilek, tek yürek hâline gelmiş olması da bunu
göstermektedir. Bu toplum tüm sıkıntılı zamanlarında bu tavrı göstermiş, bir organizasyonun içinde yer almayanlar
bile insanı duygulandıran fedakârlıklar sergilemişlerdir.
Kabul etmek gerekir ki, yaşadığımız süreç Müslümanlar olarak bize yeni sorumluluklar yüklemektedir. Gayret
göstermesi gerekenlerin gayretsizliği bu zilletin sebebidir. Hedefsiz, morali bozuk, neyi ne kadar, nerede, ne zaman
yapması gerektiğini bilmeyen aciz ve zayıflık içindeki umudunu kesmiş bir topluluk hiçbir şey yapamaz. Uyarıcı-diriltici
düşünce; yerel sorunlardan hareketle temel paradigmaya dayanan yalın, kesin ve net çözümler içeren somut
fikirlerdir. Şayet bu uyarıcı-diriltici düşünce temel paradigmaya aykırı olursa topluma etkisi olmayacağı gibi tam
tersine tepki de yaratır. Fransız tipi laikliğin savunulması tepki uyandırır; ancak ‘dinde zorlama yoktur’ temel paradigmasına
uygun bir uyarıcı-diriltici düşünce kabul görecektir. Biz kendimiz olamadıkça; kendi değerlerimizle dirilmedikçe;
iki asırdır başımızda döndürülen oyunlara uyanıp bu oyunları bozma kararlılığı gösteremedikçe; ezilmekten,
horlanmaktan, katliamlara, tahkirlere maruz kalmaktan, piyonlarca yönetilmekten kurtulamayız. Çıkış yoluna dair
müzakere ve tartışmalar; ümmeti aşağılık duygusuna sokacak kasıtlı bir eleştiri veya hayali bir ütopyanın ve ucuz
kurtuluşun peşinden koşturup yeni bir hayal kırıklığı yaratacak gerçekten ve gerçeklikten uzak bir balon çözüm ve
uğraş olmamalıdır
Aslında Hz. Âdem’den bu yana bütün elçiler, Kur’ân’ın zikir diye adlandırdığı temel paradigmalar olan tevhid,
risalet ve ahireti anlattılar. Ancak bu elçiler, temel paradigmaların yanında bu paradigmalara dayanan uyarıcı ve
diriltici mesajlarla Kur’ân’da kıssaları anlatılan toplumların sorunlarını ön plana almış, onlara kısa basit yalın hedeflerin
çözümlerini önermiş, o toplumların uyanan kadrolarını ve kitlelerini harekete geçirmişlerdi. İslâm aleminin alimlerinin
ve aydınlarının ilk ve önemli görevi: Temel paradigma olan vahye dayanan uyarıcı-diriltici ve güncel çözümler
üretmeleri, kitlelere bunu basit, açık ve çarpıcı mesajlar şeklinde ulaştırmalarıdır. Açık söylemek gerekirse çağdaş
hayattan zaman itibariyle kopuk, soyut düzeyde kalan ‘temel paradigma’nın kavramlarıyla çağımız insanlarını harekete
geçiremezsiniz. Unutmamak gerekir ki sabır beklemek değil, inandıklarımız uğruna çalışırken iyi tutumumuzu
her zaman koruyabilmektir.

                             KISKAÇTAKİ TÜRKİYE                                                        -İdlib, RAND Raporu ve Varolma Mücadelesiİ

     İdlib’teki katliamların da gösterdiği gibi kabuğunu kırmaya çalışan Türkiye dış politika ve güvenlik konusunda çok büyük bir kırılma ve krizle karşı karşıya. Karşımızda, perde arkasında ne tür bir antlaşma yaptıkları belli olmayan küresel güçler var. Sıkıştıkça birinden diğerine koşuşturduğumuz Rus ve Amerikan mengenesinde “müttefiklik” kavramı artık anlamını yitirdi. Sadece ikisi değil elbette, Avrupa ekseni, Arap dünyasının iş birlikçi yönetimleri ve başkaları da Türkiye’yi kandırmakta, yapılan antlaşmalara uymamakta ve ülkeyi ateşin içine atmak için var gücüyle uğraşmaktadır. Anlaşılan o ki Türkiye’nin birçok alandaki atılımları başkalarına ciddi bir rahatsızlık verdi ve ülkenin kendi başına bırakılmaması noktasında açıkça dillendirilen bir mutabakat oluştu.

     Dünya dengelerinin sallandığı şu günlerde, Suriye’deki kargaşanın ülkemiz açısından doğurduğu tehditler, Gezi olayları ile ilgili verilen berat kararı, Türkiye’nin baş döndürücü gündemi ve iç politikadaki çalkantılar ile ortalık toz duman içinde! İşte böylesi bir süreçte Ocak ayının başlarında yayımlanan RAND’ın Türkiye raporundaki belli kısımlar üzerinde durulması gerekiyor. RAND, ABD Savunma Bakanlığı’na araştırma raporları ve analizler hazırlayan bir düşünce kuruluşu. 1948’den beri faaliyette olan bu kuruluşun raporları CIA, Pentagon ve ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından dikkate alınıyor ve önerilerinin büyük bir kısmı hayata geçiriliyor. Türkiye hakkında daha önce yayınlanan ve dergimizin belli aralıklarla bazı bölümlerini ek olarak okuyucularıyla paylaştığı başka raporları da var RAND’ın. 

      Raporun Türkiye’yi yeniden ABD’ye “itaatkâr müttefik” hâline getirmek için nerelerin kaşınacağı, nerelere kalıcı yatırım yapılacağı ve kimlerle uğraşılacağına dair bize bir hayli ipucu sağladığı su götürmez bir gerçek. Hiç şüphesiz Türkiye bütün bu alanlarda gerekli tahkimatı fazlasıyla yaparak hareket edecek bundan sonra. Özellikle Suriye, Irak, İran, Rusya ve Avrasya Türk dış politikasının istim üstünde olacağını gösteriyor bu rapor. Türkiye darbe başta olmak üzere her zaman, her türlü müdahale ile karşı karşıyadır ki RAND Raporu da -artık nasıl olacaksa- bunun yapılması gerektiğine işaret etmektedir. Bazı yorumcuların dediği gibi İstanbul yerel seçimleri muhalefeti umutlandırmış olsa bile henüz bir seçim darbesi ile sonuç alma şanslarının olmadığını bilmektedirler.

     RAND Raporu’nun insanın sinir uçlarına dokunan bazı kısımları var. Örneğin, Cumhurbaşkanı Erdoğan, neredeyse bir diktatör yerine konup eleştirilirken; Fetullah Gülen’den “Sufi İslâmî hareketin gönüllü olarak sürgüne giden lideri” diye övgüyle söz edilmektedir. Böylece daha önceki raporlarda bahsedilen “ılımlı İslâm” politikasının “sufi” aktörünün kim olduğu da açıkça telaffuz edildi aslına bakılırsa. Türkiye’nin otoriter bir yapıya bürünerek gittikçe milliyetçi bir çizgiye kaydığını, bunun da onu “zor müttefik” hâline getirdiğinin altını çiziyor rapor. Türkiye içinde de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, dini söylemi bırakarak milliyetçiliği ön plana geçirdiği ve İslâm’ı dönüştürdüğü noktasında birtakım eleştiriler(!) yapılmaktadır. Elbette bu konjonktürel gelişmenin İslâm bağlamında, riskli hatta beklenmeyen olumsuz sonuçlar doğurabileceği söylenebilir. Ancak bu gelişme, kendine gelmeye çalışan ve dolayısıyla da bir kuşatma altında bulunan Türkiye’nin devreye sokmak zorunda kaldığı ve kabul etmek gerekir ki kolayca kaçınamayacağı bir refleksle açıklanabilir.

     İşin gerçeği ABD’nin bundan sonra sokak hareketlerine daha fazla ihtiyacının olacağı gözüküyor. Kaldıki bu ilişki ve etkileşimde, fiilen milliyetçilik ve İslâmcılık etkenlerinden hangisinin daha baskın çıkacağı kolayca kestirilemez. Böylesi bir süreçte İslâmcılık milliyetçileşir, milliyetçilik İslâmlaşır. Şu anda yaşanan fiili gerçek de budur. Vakıa Türkiye’de din çerçevesinde milliyetçilik en ılımlı dönemlerinden birisini yaşamaktadır.

     Unutmamak gerekir ki fertlerine şahsiyetli olma bilincini kazandırabilen bir ufuk ve bilinç sahibi olabilseydik, belirleniyor olmayacaktık. Toplumlarımıza yön ve istikamet tayin etmek amacıyla yazılan raporlar ve yapılan çalışmalar bizim entelektüel ve siyasi bilincimizin zaaflarla malul oluşundan ve (bununla birlikte) kolaylıkla sevk ve idare edilebileceğimize dair yerleşmiş kanaatten dolayıdır.

     Küresel çevrelerin oyunlarının farkında olan ve bu oyunlara karşı farkındalık oluşturan İslâmcılık ve İslâmcılar, hedef hâline getirilmiştir ve getirilmeye de devam edilecek gibi görünüyor. Hedef kılmanın nedeni, fikri olarak İslâmcılık hareketini yok saymaya ve onu tümüyle tasfiye etmeye matuftur. Karşılaştığımız güçlükler ve zulümler nedeniyle sadece Batı’yı, ABD’yi, Rusya’yı, İsrail’i suçlamak yerine öncelikle kendimize dönüp bakmamız gerekmektedir. Müslümanlar ya üzerlerine düşen görevi yaparak bu ateşten kurtulacak ya da hep birlikte yanacaklardır.

     Türkiye’nin, dönemsel şartların zorladığı edilgenliği aşabilmesi için evvela nereye ait olduğuna, hangi değer sisteminden ilham alması gerektiğine karar vermesi gerekmektedir. Sonrasında ise maruz kalınan dönüştürme siyasetleriyle mücadele edebilecek bir bilincin inşası yolunda canla başla çaba gösterilmelidir. İçinde bulunduğumuz buhranlı dönemin hayırlı sonuçlar doğurması için, artık, derdi davası olan insanların bir araya gelmesi, beraber yürüyerek “Biz” olması gerekmektedir.

Yeni sayımızda buluşmak üzere...

                                                                                Umran


  • Sayı: 307
  • Sayı: 306
  • Sayı: 305
  • Sayı: 304
  • Sayı: 303
  • Sayı: 302
  • Sayı: 301
  • Sayı: 300
  • Sayı: 299
  • Sayı: 298
  • Sayı: 297
  • Sayı: 296