294. Sayı Çıktı!

 

MAĞLUBİYET TARİHSELLİĞİ                                                           -Tarihselcilik, Sekülarizasyon ve Yeni Modernizm-

Allah tarafından vahyedilerek Hz. Peygamber (s.) vasıtasıyla insanlığa indirilen Kur’ân’ın, inzâlinden sonra Müslümanlar için sadece bir kitap olmanın çok ötesinde bir anlamı olduğunu söylemek mümkündür. Zira Kur’ân Müslümanlar için hem bir hidayet rehberidir, hem de onları tarihte var kılan, aynı zamanda varlıklarını sürdürürlerken onlara şahsiyet kazandıran kitap konumundadır.

Kur’ân, bugün Müslümanları da derinden etkileyen modern çağın sekülerizasyon sürecinde, Batı karşısında bir mağlubiyet tarihselliği yaşayan Müslümanların kendilerini çağdaş sekülerizasyondan koruma vasıtası olarak tek tutamak durumundadır. Kur’ân-ı Kerim, yaşadığımız tarihsellikte olduğu gibi, geçmiş bütün tarihselliklerde de, inzâlinden beri Müslümanların beslenme kaynağı ve hayati öğesi olarak işlev görmektedir. Allah’ın insanlığa bir nimeti olarak Kur’ân, aynı zamanda hidayet dini olan İslam’ın ve Müslümanların varlığının teminatıdır. Bu konumundan ötürü hem Müslümanların hem de onun önemini fark edenlerin ilgi odağı olmayı sürdürmektedir. Bu ilgi nedeniyle okunmakta, araştırılmakta ve anlaşılmaya çalışılmaktadır. Ondan anlamlar çıkarılmakta, ona anlamlar yüklenmekte, her zaman bir yorum konusu olmaktadır.

Ne var ki modern zamanlarda yorumun mahiyetinde ciddi bir farklılaşma vuku bulmuş, vahyi tarihselci bir okumaya tabi tutan yaklaşımlar tezahür etmiştir. Bu bağlamda son zamanlarda tarihselcilik odaklı medyatik tartışmaların, buna mukabil meseleyi hem teorik hem de Türkiye özelinde ele alan çalışmaların sayısında bir artış olduğu görülüyor. Şu ya da bu şekilde tarihselciliğe sıkı sıkı tutunanlar, ‘Kur’ân o günkü Arap toplumunda olmayan hiçbir şey getirmemiştir!’ derken, iki şeyi birbirine karıştırmaktadırlar: Toplumsal oluşumlar ve toplum üstü kodlanmış değerler. Onlar İslâm’ın toplum üstü değerlerini toplumsal şartlara indirgemektedirler.

Şüphesiz tarihsel bir vakıa olarak, tarihin bir diliminde gerçekleşen bir vahiy vakıası olarak, yine bir zaman diliminde yaşayan bir insan topluluğuna yönelerek onların dilleriyle onlara hitap eden bir olay olarak ve her şeyden önemlisi bir dil vakıası olarak Kur’ân tarihseldir. Bu bakımdan tarihselcilerin Kur’ân dilinin bazı yönleriyle tarihsel olduğu tezi tümüyle kaldırılıp atılacak bir iddia da değildir. Kur’ân’ın bizzat kendisi Arap diliyle indirildiğini ifade eder. Her dil döneminin ve içinde geliştiği toplumun özelliklerini ve anlayışını taşır. Kavramlar da evrensel anlamlar içerdiği gibi yöresel ve zamansal anlamlar da taşıyabilir. Ne var ki Kur’ân’ın bu bakımlardan tarihsel olması başka şey, içeriğinin pozitivist bir iradeyle, üstelik bir mağlubiyet tarihselliği içerisinde olarak modernizmin taleplerine uygun şekilde okunarak yorumlanması ise başka bir şeydir.

Tarihselciliğin Kur’ân konusundaki bu görüşünün temel hatası, tarihle ilgili olmak ile tarihe indirgemeyi birbirine karıştırmış olmasıdır. Bunlar aynı şeyler değildir. Şüphesiz beşeri olan her şey bir biçimde tarihle ilişkilidir. Ama bu, her şeyin tarihin bir ürünü olduğu anlamına gelmez. Aslında tarihselcilik bir aydınlanma felsefesi tortusudur. Amacı ilahi sürece fırsat vermeyecek şekilde doğal-beşeri bütün olgu ve oluşumları aşkın balarından koparıp içkin bir açıklama getirebilmektir. Varlığın bizzat kendisi, bir parçası veya bir başka varlık ile açıklamaktır. Mesela buna göre din, her hâliyle toplumsal bir üretimdir. İnsanın korku, umut veya toplumsal birliğinden çıkmıştır.
Öte yandan tarihselciliğin Müslümanların dinleriyle olan bağlarının zayıflatılması sürecinde oynadığı hayati rolün meyvelerinin toplandığı da göz ardı edilemez. Kur’ân’ı bir araştırma nesnesi, Hz. Peygamber’i (s.) ise içine doğduğu kültürün zihin kodlarına mahkûm biri olarak gören bu anlayışın dünyanın değişik bölgelerinde zalimlere direnen Müslümanlar başta olmak üzere ülke içindeki birtakım temel meselelerde, muhataplarını modern paradigmayla barıştırma çabası içerisinde oldukları da görmezden gelinemez. Tarihselcilik aracılığıyla Müslüman toplumların sabitelerine olan güvenleri sarsılırken diğer taraftan hafıza silme operasyonları da devam ediyor.

Bir ucu deve idrarını ilaç görmeye kadar varan gelenekçilik ile diğer ucu vahyi manası Allah’a ait lafzı peygambere ait görmeye çabalayan tarihin dehlizlerinde kalmış bu iki akımın arasından çıkılabilir mi? Yönü geri, tarihe tutsak, ileriye kapalı, bölücü ve parçalayıcı bu ifrat ve tefrit köhneliğinden çıkmak mümkün mü? Bu yüzden İslâm düşüncesinde yaşanan kırılmaları aşacak, insanlığın ve dünyanın içinde bulunduğu durumdan sıyrılıp ona çözümler üretecek çabalar ortaya konmalıdır. Egemen Batı karşısında öykünmeci bir dile ve kendimizi Batıya/modernizme uydurma hastalığına kapılmadan, şiddete de bulaşmadan İslâm dünyasının ve insanlığın önü açılmalıdır. Bu çağın tiranlarına meydan okumanın, insanlığın sorunlarına çözüm üretmenin yolu bulunmalıdır.

Yeni sayımızda buluşmak temennisiyle.
Umran

 

                 


  • Sayı: 294
  • Sayı: 293
  • Sayı: 292
  • Sayı: 291
  • Sayı: 290
  • Sayı: 289
  • Sayı: 288
  • Sayı: 287
  • Sayı: 286
  • Sayı: 285
  • Sayı: 284
  • Sayı: 283